25 Şubat 2009 Çarşamba

Yalnızlığa duyulan özlem

Bazen yemekte ya da yürürken konuşmamam, yalnız olmayı sevmemden kaynaklanıyor. Bu sevgi alışkanlıktan mı bilmiyorum ama. Odamda tek başıma geçirdiğim yılların etkisi de olabilir, gerçekten ihtiyacım olduğu için de. Aslında şimdi düşünüyorum da, bana her insanın ihtiyacı gibi geliyor yalnızlık. Bazen herkesten, her şeyden uzaklaşmak, kaçmak, görünmemek iyi geliyor bana. Yalnız olunca daha kendin olabiliyorsun çünkü. Elalem yok, seni gözleyen, hareketlerin üzerine yorumlar yapıp aksiyon alan, seni yönlendirmeye çalışan, seni yanlış anlayan ya da açığını kollayan kimseler yok. İstediğin gibi hareket et, istediğini yap. Kimseyi önemseme ve yani bir bakıma aslında umursamaz ol. Sanırım bu umursamaz sözü, daha iyi anlatıyor kafamdakileri.

Peki insan neden kendi gibi davranmak için yalnızlığa ihtiyaç duyar? Hakikaten istediği gibi olmak için kendi dünyasında mı olması gerekir illa ki? Etrafta başkaları varken işin içine yalan girmesi şart mıdır?

Bu sorunun cevabı üzerine düşünüyorum uzun bir süredir. Yanıtı ararken de genel olarak kendimi inceledim. Belki kendim için bir cevap bulursam, bulduğum cevabın doğruluğunu diğer insanları gözlemleyerek de kanıtlayabilirim ya da çürütebilirim diye düşündüm. Gerçi her insan kendi şahsına münhasır ama soru geneli ilgilendiren bir soru olduğu için cevabın da ortağa yakın olduğuna inanıyorum.

Hareketlerime, davaranışlarıma, konuşmalarıma, yaptığım işlere bakıyorum. Ve bunlarda, bunları izleyen gözlere hoş görünmeye çalışmanın ya da onları mutlu etmeyi istemenin etkilerinin olmadığını kanıtlayamıyorum kendime. Bir işi güzel görünmek için yapıyorum demiyorum ama yaptığım şeylerde ister istemez bunun varlığını hissedebiliyorum. Peki bu, insan kişiliğinin kötü bir özelliği mi? Bu tarz konularda tamamiyle umursamaz olunca insan, daha mı dürüst olur davranışlarında? Ya da başka bir gözden bakarsak, hem toplumla iç içe olup hem de onu umursamamak mümkün mü?

Belki de en başta söylediğim yalnızlığa ihtiyaç, davranışlardaki dürüstlüğe yani insanın kendi olmasına duyulan ihtiyaçtan ileri gelmekte. Ancak böyle olduğu zaman yalanlara ihtiyacımız olmaz. Ancak bu şekilde, bizi seyreden başkalarını aklımızdan çıkarabiliriz. Ve belki de yalnız geçirdiğimiz süre arttıkça, bu başkaları da daha fazla silinir zihnimizden.

Okuduğum kitapların birinde, kişilerin kendileri ve çevresindekiler hakkındaki sırları eleverdikleri edebiyat türünün aşağılık olduğunu, gizliliğini kaybedenin aslında her şeyini kaybettiğini ve bunu kendi iradesiyle yapan bir insanın canavar olduğunu düşünen bir karakter vardı. Burada bu blogda yazılanlar aslında içimdekler yani benim gizliliğim olduğuna göre, o karakter için ben de bir canavar sayılırım. Aslında bu tarz bir blog yazmanın kendisi de zaten baştan gizliliğe aykırı. Ama Ey Sevgili Sabina!(romandaki karakter), sana şunu söylemeliyim ki burası aslında benim, içimden kendi kendime konuşmak yerine seçtiğim bir alan.
Bir dakika, yoksa şimdi de romanlardaki karakterleri mi önemsemeye başladım?

22 Şubat 2009 Pazar

Ne hafta sonu ama

Cuma akşamı, iş çıkışı Nevizade'de 7. Kat Teras diye bir mekan, yanımda da en yakın arkadaşlarım. Ortam süper, tam bir meyhane şeklinde ama öyle eski püskü bir yer değil. Mutlu kalabalığın sesi ve camdan İstanbul manzarası da cabası. Ve tabii ki de rakı. Bunların yanında biraz da arkadaşlarımın yaptıklarını da unutmamak lazım. Seçil ve Övünç sinemaya gitmekten vazgeçtiler, Caner'de dersi kırıp yanımıza geldi. Onlar olmasaydı ne rakının tadı kalırdı, ne gecenin. Çok teşekkür ederim hepsine de.

Cumartesi günü hafif bir kahvaltı, ardından işyerine gittim. Yapılacak birkaç iş vardı, patronla beraber uğraştık, iyi oldu. Ama benim kafamda akşamki parti var. İş bittikten sonra eve döndüm, akşam yemeği yedim, partiye hazırlandım. Parti Cihangir'de. Taksim'e vardığımda hava çok soğuktu ama Cihangir'e gidiyor olmanın da verdiği ayrı bir mutluluk vardı içimde. İçeri girmeden önce Cihangir'de biraz dolaşmayı tercih ettim. Genel olarak her yer kalabalıktı. İnsanlar mutlu görünüyordu. Sonra daha fazla üşütmeden bizim mekanın kapısından girdim.

Bunları düşünmemeliyim, düşünsem bile buraya yazmamalıyım biliyorum ama o geceki nihai durum şu şekilde idi: O yine çok güzeldi ve erkek arkadaşıyla beraberdi...

Yapacak hiçbir şey yok, içkiyle ilgilendim ben de. Ama yine kısa zamanda çok içmişim, önceki geceki rakının da etkisi oldu mu bilmiyorum ama zor yürüyecek hale geldim. Eve zor attım kendimi.

Pazar günü, önce sabah klarnet kursu sonra eski işyerinden arkadaşlarlaydık bütün gün. Çok güzel sohbet ettik, güldük eğlendik. Yine içkili ortamlara girildi ama bu sefer bir birada durdurdum kendimi.

Sonuç olarak, kendime yapmam gerekenler listesi çıkarabileceğim bir hafta sonu oldu. Gerçi ben birçok şeyden sonra bunu kendime diyorum ama bir şey değişmiyor.
"En kısa zamanda beklentilerimden kurtulmam lazım." Gittikçe pasifleşiyorum ve böyle olmayı hiç sevmiyorum. Bir de içkinin dozunu kaçırmaya başladığım an durmam lazım. Sonra başım çok ağrıyor çünkü.

Şimdilik bu kadar, biraz da kitap okumak istiyorum.

18 Şubat 2009 Çarşamba

Kayıp mı?

"Lost başlayacak yakında!", "Süper olacak bu sezon!!", "İlk bölüm yayınlanmış!!!" falan derken ben izlemeye başlamadan 5 bölüm bitmiş bile. Geçen izledim, özlemişim yahu. Şu anda da saat geç oldu ama sanırım dayanamayıp 5. bölümü de izleyeceğim uyumadan önce. Son birkaç gündür çok laf az iş şeklinde çalıştığım için uykusuzluk da çok koymaz herhalde. Bir toplantıdan diğerine koşunca insanda çalışma hırsı kalmıyor pek.

Bugün şirketten birisine, bir anlık kafa karışıklığı, çabuk karar veremememden ötürü onu üzebilecek bir davranışta bulundum. Sonrasında ben de çok üzüldüm ama iş işten geçmişti. Darılmadığını söyledi gerçi ama illa ki bir şeyler kırılmıştır içinde. En son kırmak istediğim kişilerden birisiydi ama. Kötü oldu. Hala üzgünüm. Özür dilenecek bir hareket olmadığı için özür dilemedim ondan ama sanki buradan söyleyince günah çıkarmış gibi hissediyorum kendimi: Senden özür diliyorum!

Yine bugün akşam geç saatlerde telefonumda temizlik yaptım. Onun eski mesajlarımı sildim (yani ona attığım ve ondan gelenleri/Buradaki O bir önceki paragraftaki kişi değil, hayatımın bir sayfa öncesinde kalan hikayenin başrol oyuncusudur). 4 ay yaşında mesajlardı bunların çoğu. Bilmiyorum bir rahatlama hissedecek miyim. Keşke bir şeyleri silmek hep bu kadar kolay olsa değil mi?

Neyse, yine kafam karışmaya başladı, daha da geç olmadan Lost'a döneyim.

Görüşürüz.

Emre Gürhan - IVR-CTI - 6316

12 Şubat 2009 Perşembe

Öğle yemeğindeki göz

Bazen bir çift göz görüyorum bana bakan. O gözleri tamamlayan, gülümseyen dudaklar beliriyor sonra. Sonra saçlar gözüküyor gözüme. Kızıl en çok o saçlara yakışır diyorum içimden. Sonra, o an oturduğum masadaki bir ses, bir soru, odaklanmamı bozuyor ve aramızdaki mesafeyi farkediyorum.

Beklenti manyağı olmuşum. Bundan kurtulmam lazım. Kendime zarar veriyorum.

Geceler, katran karası geceler

Hiç, birinin hayatından tamamiyle silindiğiniz oldu mu? Ya da bu tarz bir şeyi hissettiğiniz? Ben tam bir hafta önce öğrendim bunu. Evet, belki ismimi hatırlıyor, belki telefonundan silmedi numaramı hatta belki de, hafızasını tamamiyle boşaltmadı Eternal Sunshine of the Spotless Mind filmindeki gibi. Ama yerime başkasını koydu. Aslında ben başkası olmuş oluyorum bu durumda, değil mi? Oyunu dışarıdan izleyen benim artık.

Yine uyumak istemiyorum, yoksa yarın mı gelmesin istiyorum? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey kafamın bu aralar çok karışık olduğu. Hiçbir şeye konsantre olamıyorum, zihnimi yoğunlaştıramıyorum.

Bir hafta öncesine kadar, hayatımla ilgili herhangi bir karar vermekten çok uzaktım. Her şey donmuş gibiydi, erimesini engelliyordum sadece. Şimdi artık zorunlu görmeye başladım bu durumu. Karşı cins için ne kolaymış bu tarz değişiklikler yapmak. Bizmişiz bir türlü kopamayan meğer.

Bundan böyle kalan sağlar (geceler ve meyler) bizimdir demekten başka çare yok o vakit.

6 Şubat 2009 Cuma

Ve o son...

Dik bir yokuş var... Çok dik... Yürürken önünü görebilmen için kafanı yukarı kaldırman gerekiyor. Ben de baktım yukarı, binaların arasından odanın camını gördüm. Ne salonun ışığı yanıyordu ne de ev arkadaşının odasının. Sadece senin odandan gelen ışık vardı kırmızı perdenin arkasında. Neden salonda olmadığını anlamaya çalıştım içimden. Yeni gelmiş olamazdın, saat uymuyordu. Belki de televizyon izlemek istemedin diye düşündüm bir an ama sonra telefonda olman daha mantıklı geldi. "Annesiyle konuşuyordur" diye geçirdim içimden. Oysa ki ne kadar yanılmışım tahminlerimde...

2 saat kadar dayandıktan sonra söyleyebildiler bana o sonu... Kelimeler beynime çarptıkça düşüncelerimi bozuyor, şekilden şekile sokuyordu. Ne kadar oldu ki daha? Çok mu oldu yoksa? Ben durumum değişmeden sonsuza kadar kalsam koymaz gibi geliyordu ama sende değişmiş bile. Hem de yılbaşından hemen sonra.

5 Şubat 2009 gecesi saat 21:00 suları... 15-20 dakikalık bir muhabbet, sonra hava almaya çıkıyoruz... Kırmızı perdeli odanın ışığına yine bakıyorum, sanki az önce temelli gittiğini bana haber vermemişler gibi... Yoksun. Işık da yok... Az önce yediğim yumruğun etkisini yeniden hissediyorum midemde. Yok olmak istiyorum ama düşünceler peşimi bırakmıyor. Belki de o sırada yeni sevgilinle buluşmak için beraber aldığımız aynanın önünde süsleniyordun. Belki de, telefonun ucundaki annen değildi...

Manzaraya iniyoruz, banklarda çiftler oturuyor, Acaba biri sen misin diye bakıyorum, yoksun. Manzara değişmiş, bizim bıraktığımız gibi değil. Sen de değilsin. Odamda duran resimlerindeki gibi değilsin. Elinde başkasının eli, gözünde başkasının gözü var...

O kadar oldu mu gerçekten? Bu sonun zamanı gelmiş miydi gerçekten? Yanyana resimlerimiz kaldırılmalı mıydı tamamen?

5 Şubat 2009 gecesi, saat 21:00 suları... Niye hala hazmedemiyorum olanları?

Dün gece boyunca dinlediğim şarkı, bir manası olması lazım diyordum birden bire ortaya çıkmasının:

Dünyada inanmazdım biteceğine,
Beni böyle bırakıp gideceğine,
Şarkıların günahı yok,
Acıtan sensin içimi.
Hangimiz istedi söyle,
Bu adaletsiz seçimi.

Hayalin kırılınca,
İmkansızı umunca,
Korkulan gerçek olunca,
Gözyaşım kurumuyor...

5 Şubat 2009 Perşembe

Nereden çıktı şimdi bu?

Belki 20. dinleyişim, nereden çıktı bilmiyorum akşam akşam. Deniz Seki'nin bir şarkısı galiba. Dinlemekten araştırmaya fırsatım olmadı:

Şarkıların günahı yok,
Acıtan sensin içimi,
Hangimiz istedi söyle,
Bu adaletsiz seçimi...

Bu geceki az uykum boyunca bana eşlik edeceği kesin.

Bana bir solist lazım olduğundan hiç bahsetmiş miydim?

4 Şubat 2009 Çarşamba

İhtimal

Kör kütük olmasa da sarhoşum. Yazmakta zorlandığımı hissediyorum ama sonuçta yazacak enerjiyi de bulmuşum demekki ki buradayım. 31 Ocak'ın ardından düşük bir ihtimal de olsa blog'unda yer alma şansım vardı. Bekledim durdum hep. 1 Şubat'ta gelen yazın olmasa bile 3 Şubat'ta gelecek yazını bekledim. Sonra 3 Şubat'taki yazını görünce, yazının başında olmasa bile ortalarında ya da sonunda bir yerlerde olmayı bekledim ama yok.
Gözlerim kapanıyor artık gerçekten ve yüzünü hala hatırlayamıyorum.

2 Şubat 2009 Pazartesi

Gece biterken

2 Şubat'tan 3 Şubat'a geçiyorum.
2'den sonra her dilde 3 gelir demişti birisi,
Ben bütün gece klarnet çaldım ona,
Alt dudağım hala acıyor,
Yine de bir türlü hatırlayamıyorum yüzünü...

Uzun zaman sonra ilk defa...

Gözlerimi açsam mı kapasam mı bilmiyorum... Ellerim tiz perdelerde geziyor, klarnetin sesi önce kalabalığa sonra duvarlara, en son da kulağıma çarpıyor. Kulağıma gelen sesler bana çevremi yeterince anlatıyor sanıyorum, gözlerimi kapayasım geliyor, kapatamıyorum. Yo, yo... Aklımı bunlarla bulandırmamalıyım, ne de olsa normal çaldığım yerden çalmıyorum bu gece, iki perde pesten çalıyorum. Zihnim açık olmalı, hata yapmamalıyım. Kendimi dinlemeye başlıyorum, hiç de fena değil, parmaklarım doğru notaları buluyor. Ya da doğru perdeler doğru parmaklarımı kendisi çekiyor. Ben çekim kuvvetine bırakıyorum sadece kendimi. Do# yerine la, sibemol yerine ise re. Zor değilmiş aslında. Evet evet, hatta kolaymış. O zaman neden rahatlayamıyorum bir türlü, neden müzik ve kalabalığın sesi yetmiyor? Kendi kontrolümden çıkıp, başka bir şeyin kontrolüne girmiş gibiyim. Gözlerimi açıyorum, kontrol noktasına doğru bakıyorum. O da bana bakıyor...

Kalabalığın sesi kesildi, klarnetim bile kısık sesle ötüyor artık. Her şey yavaşladı sanki ama o normal hızında söylüyor. Onu dinliyorum, gözlerimi kapatasım geliyor, göz kapaklarım indikçe kalabalığın sesi artıyor, hayat normale dönüyor, vazgeçiyorum. Işıklar solgun, kanımda alkol orta-yüksek seviye arası, kendime güvenim tamdı aslında ama netleştiremiyorum bakışlarımı. Gülümsediğimi farkediyorum, dudaklarım o kadar rahat görünmese bile klarnetin sesinden anlaşılıyor olmalı. İyi bir yolda mıyım, bilmiyorum. Şarkının sonu hiç gelmesin istiyorum, her şeyin güzelliğini yitirmesinden korkuyorum.

Zaman ilerliyor, yeni şarkılar yeni hisler. İçimde öldü sandığım birkaç nokta var, onlara vuruyor o güzel ses ve gözler, bir kıpırdanma hissediyorum, saate bakıyorum akrep-yelkovan birbirini kovalıyor. Gideceğini biliyorum, her şeyi yavaşlatmayı seçiyorum ama saate engel olamıyorum. Müzik sustuğunda uzağımda kalıyor, birbirimize yabancı oluyoruz ama şarkıyla beraber yeniden anlaşmaya başlıyoruz. Saat durmuyor, gözlerimi kapatamıyorum...

Son giden otobüse yetişmek için hızla koşarken bir yandan da ceplerimi karıştırıyorum son bir umutla, neyse ki Sezen Aksu'yu buluyorum: Geri Dön.

Not: Gözlerimi saatten ayırmayınca dakikaların daha yavaş geçeceğine inanıyorum ama ben saate değil de ona bakmayı seçiyorum, son bozukluğumu da harcadım, ikinci gidişe engel olamıyorum.