Uyandığımda ilk işim güneşliği çekip havayı kontrol etmek oldu. Camı aralar aralamaz mavi gökyüzü ve parlak güneşi gördüm ve hemen hazırlanmaya koyuldum. Çabucak çıkıp motoruma atladım. Güneş henüz tepeye gelmemiş, havada hafif ama çok güzel bir serinlik var. Motorumla portakal yokuşundan Ortaköy'e indim, oradan da Bebek'e doğru yola koyuldum. Havanın güzelliğinin, boğazın eşsiz manzarasının tabii ki de birçok insan farkında olduğunda kalabalık bir sahil yoluyla karşılaşıyorum. Ama bu kalabalık insan kalabalığı, trafik yok henüz.
Kale Kafe'de yapacağız kahvaltıyı, Rumeli Hisarı'nı geçer geçmez. Mekana varınca deniz kenarındaki kaldırıma park ettim motorumu ve beklemeye başladım. Ama her yer çok kalabalık olduğundan bir sonraki değil, daha da ilerideki Kale Kafe'ye oturabildik ancak. Kale Kafe de, Starbucks vari bir hareket yapmış, adım başı mekan açmışlar.
Neredeyse iki buçuk saat kahvaltı yaptık. Zaten pazar kahvaltısı dediğin böyle olur. Sonra oradan çıkıp iş yoluna koyuldum. İlk defa çevre yolunu, TEM'i, kullanacağım için biraz tedirgindim. Okulun yanından Tem'e çıktım ve dikkat kesilerek yol almaya başladım. Ama etrafa uyum sağlamak için benim de hızlı gitmem gerekiyordu ve açıkçası düz ve kalabalık bir yolda, 90-130 km/saat hızda gitmenin hiç de keyif vermediğini gördüm. Motosikletin en keyifli olduğu zamanlar Kilyos yolu gibi hafif virajlı ve daha sakin yollar. Bundan sonra, mecbur kalmadıkça Tem'i kullanmam.
E5 mi, Allah korusun!
19 Nisan 2009 Pazar
18 Nisan 2009 Cumartesi
Feraye
Aynı isimli şarkıdan mıdır nedir, Feraya ismi bana hep, ancak böyle çok bir karizmatik, çok bir hayran olunası gelmiştir. Hiç Feraye isminde bir arkadaşım olmadı. O nedenle bu varsayımım doğru mu değil mi bilmiyorum.
Taksim'deki Feraye Restaurant'a duyduğum sevginin bir sebebi de bu isim. Diğer neden de Selim Sesler ve grubunun orada çalması.
Fasılı oldum olası sevmişimdir zaten ama diğer meyhanelerde sürekli para isteyip, verdiğiniz parayı beğenmeyen, iki dakika çalıp giden çalgıcılar da, burnundan getiriyor insanın. Ama Feraye'de durum böyle değil. Grup sabit, bu yüzden gece boyunca fasıla dahil oluyorsunuz. Çalanlar da, başta Selim Sesler olmak üzere çok başarılı insanlar. Doğal olarak müziğin kalitesi çok iyi. Yalnız, söyleyen birisi yok. Bazı parçalarda insan bir solist arıyor aslında ama genelde konuklar eşlik ediyor şarkılara. Oynak parçalarda da baya eğleniyorsunuz.
Perşembe ve Cumartesi geceleri çıkıyor Selim Sesler'in grubu. Özellikle Cumartesi gidilecekse rezervasyon şart. Fix menü dışında pek tercih etmiyorlar. Zaten fix menü almazsanız, bar bölümünde, taburelerde oturuyorsunuz ki o da çok manalı olmuyor açıkçası. Bunların dışında, ücret ortalamanın biraz üstünde ama gece boyunca mezeler, ara sıcaklar, ana yemekler ve sınırsız içki derken, önünüz hiç boş kalmıyor.
Ben doğum günümü orada yaptım, çok keyifli, çok eğlenceli oldu. Yalnız bunda gelen canım arkadaşlarımın da çok büyük etkisi var tabi.
Sonuç olarak, eğlenmeyi seven bir grubunuz varsa, kesinlikle tavsiye edilecek bir mekan.
Taksim'deki Feraye Restaurant'a duyduğum sevginin bir sebebi de bu isim. Diğer neden de Selim Sesler ve grubunun orada çalması.
Fasılı oldum olası sevmişimdir zaten ama diğer meyhanelerde sürekli para isteyip, verdiğiniz parayı beğenmeyen, iki dakika çalıp giden çalgıcılar da, burnundan getiriyor insanın. Ama Feraye'de durum böyle değil. Grup sabit, bu yüzden gece boyunca fasıla dahil oluyorsunuz. Çalanlar da, başta Selim Sesler olmak üzere çok başarılı insanlar. Doğal olarak müziğin kalitesi çok iyi. Yalnız, söyleyen birisi yok. Bazı parçalarda insan bir solist arıyor aslında ama genelde konuklar eşlik ediyor şarkılara. Oynak parçalarda da baya eğleniyorsunuz.
Perşembe ve Cumartesi geceleri çıkıyor Selim Sesler'in grubu. Özellikle Cumartesi gidilecekse rezervasyon şart. Fix menü dışında pek tercih etmiyorlar. Zaten fix menü almazsanız, bar bölümünde, taburelerde oturuyorsunuz ki o da çok manalı olmuyor açıkçası. Bunların dışında, ücret ortalamanın biraz üstünde ama gece boyunca mezeler, ara sıcaklar, ana yemekler ve sınırsız içki derken, önünüz hiç boş kalmıyor.
Ben doğum günümü orada yaptım, çok keyifli, çok eğlenceli oldu. Yalnız bunda gelen canım arkadaşlarımın da çok büyük etkisi var tabi.
Sonuç olarak, eğlenmeyi seven bir grubunuz varsa, kesinlikle tavsiye edilecek bir mekan.
Okulumu özlemişim
Bugün öğleden sonra, havanın da güzel olmasıya attım kendimi dışarı. Motorumla tabii ki de. Önce okulda basket oynadık, sonra da güney çimlere indik. Okulumu gerçekten çok özlemişim. Orada olmak harika bir şeydi. Yemek yerken rahatsız eden kedileri bile özlemişim. Manzara, çarşı kantin, çimler, yokuş hepsi çok güzeldi.
Ayrıca bugün Egemen'e de rastladım okulda. Sonra Birkan'ı da çağırdık. Çok uzun zaman olmuştu görüşmeyeli. Çok iyi oldu.
Bundan sonra mümkün olduğunca gideceğim okula. Hem Birkan'ın Egemen'in yanına, hem de çimlerde uzanmaya.
Motor kullanmak da cabası. :)
Ayrıca bugün Egemen'e de rastladım okulda. Sonra Birkan'ı da çağırdık. Çok uzun zaman olmuştu görüşmeyeli. Çok iyi oldu.
Bundan sonra mümkün olduğunca gideceğim okula. Hem Birkan'ın Egemen'in yanına, hem de çimlerde uzanmaya.
Motor kullanmak da cabası. :)
12 Nisan 2009 Pazar
Bir hayal gerçek oldu

Buradan Mert Bey'e, binlerce teşekkür. Yarın şirkette de edeceğim. Onun sayesinde girdiğim ortamı anlatmak için kelimeler yetmez ama, hadi bir deneyelim...
İki çeşit kabak kemane. Biri uzun biri kısa. Uzun olanı yabancı bir kız çalıyor ama kız bizim makamları ve peşrevleri isimleriyle beraber öğrenmiş. Harika çalıyor. Ben Türkçe konuşurken arada söylediğim "Hicaz Peşrevi" lafını bile çözdü anında. Kısa olan enstrümanın ismi de Kabak Kemane mi bilmiyorum ama onu çalan da insanın gönül teline dokunuyor direk. Onların karşısında bir ud üstâd'ı. Profosyonel bir kariyeri de olan bir insan. Tüm bunların yanında ise hepsi ayrı birer usta olan dört vurmalı çalgıcısı. Doğal olarak ben çekingen davranıyorum ve ilk başta sadece dinlemekle yetiniyorum. Ama bir gözüm sürekli klarnetimin çantasında. Bir dayanıyorum, iki dayanıyorum ama sonunda ne kaybederim deyip enstrümanımı hazırlıyorum. Benim klarneti görünce, çalan grupta da meraklı gözler görüyorum. Yine ne olur ne olmaz diye sesimi çok açmadan sadece onların çaldığı sesleri bulmaya çalışıyorum ama galiba beni yavaş yavaş duyuyorlar ki sonra durup beni ortalarına davet ediyorlar. Beni çok büyük bir heyecan dalgası sarıyor tabi. Böyle mükemmel bir grubun merkezine yerleşiyorum ve herkes benden bir giriş yapmamı bekliyor...
İşte o an "hicaz peşrev" çıkıyor iki dudağımın arasından. Büyük bir heyecanla giriyorum parçaya. Diğer müzisyenler anında uyuyorlar benim çaldığım notaya tabi. Komalarda hata yapıyorum ama insanların bakışlarından göze batmadığını da görüyorum. O parçanın bitiminde hemen ara vermeden "Duydum ki unutmuşsun" ve "O ağacın altını" şarkılarını giriyorlar. Burada bile bir incelik var, hem hicaz makamında devam etmiş oluyoruz hem de benim çalabileceğim, nispeten kolay parçalarla devam ediyoruz. Sonra, artık çok yavaşladığımız için, ve yine benden maalesef, hızlı bir parça bekliyorlar. Şükür ki Nihavend Longa var. Ama niyeyse ben de biraz fazla hızlı giriyorum parçaya. Ama öyle sesler öyle güzel oluyor ki onlarla beraber çalınca, bir ara şarkının ortasında, zorla da olsa Nihavend Taksim bile yapıyorum. :)
Böyle bir grupla beraber çalmak benim için hayal gibi bir şeydi ama şimdi bu gerçek oldu. Tekrar çok teşekkürler Mert Bey. Devamını merakla bekliyorum.
8 Nisan 2009 Çarşamba
İşyerinde
Bu, blog'uma işyerinde yazdığım ilk yazı. Garip duygular içindeyim. Olayı iki farklı bakış açısından incelersek birbirine tamamiyle zıt iki sonuç çıkıyor ortaya.
1) İşyerinde sadece çalışmıyorum, kendime de zaman ayırabiliyorum. Ayrıca blogspot'a giriş yapıp yazı ekleyebiliyorum.
2) Bu saatte iş yerinde ne işim var? Tüm gün oturduğum sıkıcı masada kendime zaman ayırsam, blog yazsam ne olur sanki?
İkincinin doğruluk payı sanki daha yüksek.:( Aslında yazma şansım da olmazdı da, eve gitmeden önce az bir zaman boş kaldım. Elimdeki milyonla işten yalnızca bir tanesini belirli bir noktaya kadar getirdim. Bundan sonraki adım da kısa sürede bitebilecek bir şey olmadığından, orasını yarına bırakıyorum.
Düşünüyorum da, şimdi her şey elektronik ortama aktarıldı ve yaptığımız işin kendisi, aslında fiziksel olarak görülemeyecek, elle tutulamayacak bir durumda. Hal böyle olunca, başımda yığınla iş de olsa, boş da olsam masamın görüntüsü hep aynı kalıyor. Belki eskiden olduğu gibi işler dosyalar şeklinde masanın üstünde dağ gibi birikse ve biz onları erittikçe dosyaları masamızdan kaldırıp atsak, daha keyifli olmaz mıydı?
Not: Bilgisayarımın masaüstü, yoğun olduğum zamanlarda dolup taşıyor ama işler bittiğinde orayı temizlemek, gerçek bir dosya temizliği kadar keyif vermiyor be.
1) İşyerinde sadece çalışmıyorum, kendime de zaman ayırabiliyorum. Ayrıca blogspot'a giriş yapıp yazı ekleyebiliyorum.
2) Bu saatte iş yerinde ne işim var? Tüm gün oturduğum sıkıcı masada kendime zaman ayırsam, blog yazsam ne olur sanki?
İkincinin doğruluk payı sanki daha yüksek.:( Aslında yazma şansım da olmazdı da, eve gitmeden önce az bir zaman boş kaldım. Elimdeki milyonla işten yalnızca bir tanesini belirli bir noktaya kadar getirdim. Bundan sonraki adım da kısa sürede bitebilecek bir şey olmadığından, orasını yarına bırakıyorum.
Düşünüyorum da, şimdi her şey elektronik ortama aktarıldı ve yaptığımız işin kendisi, aslında fiziksel olarak görülemeyecek, elle tutulamayacak bir durumda. Hal böyle olunca, başımda yığınla iş de olsa, boş da olsam masamın görüntüsü hep aynı kalıyor. Belki eskiden olduğu gibi işler dosyalar şeklinde masanın üstünde dağ gibi birikse ve biz onları erittikçe dosyaları masamızdan kaldırıp atsak, daha keyifli olmaz mıydı?
Not: Bilgisayarımın masaüstü, yoğun olduğum zamanlarda dolup taşıyor ama işler bittiğinde orayı temizlemek, gerçek bir dosya temizliği kadar keyif vermiyor be.
5 Nisan 2009 Pazar
Dün Gece
Bu sefer durum biraz farklı. Enstrümanım yanımda değil. Sözcüklerden başka mühimmatım yok. Onları da taramalı gibi bir anda harcamak istemiyorum. Sonuç olarak, her şey güzel gitsin istiyorum...
Fena başlamıyor gece, asansörün çalışmayan düğmesi sayesinde doğru katı buluyorum ilk denememde. Sonra arkadaşların yanına geçiyorum. Bahara aldanıp ince giyindiğimden, yolda çok üşüyorum ama bereket ki çok sıcak karşılanıyorum. Soğuğun vücumdaki etkileri kayboluyor hızla, sandalyeme oturduğumda her şey tamamiyle normale dönmüş durumda ya da en azından ben öyle sanıyorum...
Mekanın adı, aynı zamanda ilk iki paragrafımın da bitirici işareti olan "Üç Nokta". Sakin bir müzik, boğaz manzarası, sıkış tıkış olmayan masalar. İlk intiba güzel. Herkes yemek siparişini vermiş, benimki biraz geç gelecek belli ama sağolsun İlke (Not: Hoşgeldin İlke :) ) bana bir ordövr tabağı hazırlıyor ekmeğin üstüne. Kimine göre ana yemekler biraz hafif tutulmuş gibi görünebilir ama bana kararında geldi. İçki konusunda da, uzun kokteyl listesinden seçim yapmadan önce zaman kazanmak için bir birayla başladım. Çok yumuşak geldi tadı, umarım su katılmamıştır. Sonrasında içtiğim White Russian, biraz falza buzluydu, ayrıca ilk yudumlarda sert gelse de sonradan alışınca damağımda güzel bir tat bıraktı.
Neden sonra, durum yavaş yavaş değişmeye başladı. İlk başta sohbet güzel ve keyifli, müzik insanı yormayan bir haldeyken, bana göre çok da başarılı olmayan bir dj'in sazı ele almasıyla konuşmak zorlaşmaya başladı. Ne müzik insanları dansa kaldıracak kadar çoşturucuydu, ne de masamızda rahat rahat oturmamıza izin verecek kadar sakin. Ne siyah ne beyaz yani. Zaten bu griler değil midir insanı kararsızlık kuyularına atıp yoran. Ben de kararsız kalmaya başladım gecenin sonuna doğru. Özellikle de blog'unu okuduğumdan bahsedip bahsetmeme konusunda. İnsan konuşmak isteyince durduramıyor kendini, söyleyiverdim işte. Umarım üzmemişimdir, umarım sıkmamışımdır. Zira gecenin sonunda hoşçakal bile diyemeden giderken, benim tahminlerim bu yöndeydi.
İhsan Oktay Anar'ın Suskunlar isimli romanına bayılmıştım aslında ama hiç feyz alamamışım demek ki. Benim dilim müzik, benim sözcüklerim notalar olmalı.
Üç nokta...
Fena başlamıyor gece, asansörün çalışmayan düğmesi sayesinde doğru katı buluyorum ilk denememde. Sonra arkadaşların yanına geçiyorum. Bahara aldanıp ince giyindiğimden, yolda çok üşüyorum ama bereket ki çok sıcak karşılanıyorum. Soğuğun vücumdaki etkileri kayboluyor hızla, sandalyeme oturduğumda her şey tamamiyle normale dönmüş durumda ya da en azından ben öyle sanıyorum...
Mekanın adı, aynı zamanda ilk iki paragrafımın da bitirici işareti olan "Üç Nokta". Sakin bir müzik, boğaz manzarası, sıkış tıkış olmayan masalar. İlk intiba güzel. Herkes yemek siparişini vermiş, benimki biraz geç gelecek belli ama sağolsun İlke (Not: Hoşgeldin İlke :) ) bana bir ordövr tabağı hazırlıyor ekmeğin üstüne. Kimine göre ana yemekler biraz hafif tutulmuş gibi görünebilir ama bana kararında geldi. İçki konusunda da, uzun kokteyl listesinden seçim yapmadan önce zaman kazanmak için bir birayla başladım. Çok yumuşak geldi tadı, umarım su katılmamıştır. Sonrasında içtiğim White Russian, biraz falza buzluydu, ayrıca ilk yudumlarda sert gelse de sonradan alışınca damağımda güzel bir tat bıraktı.
Neden sonra, durum yavaş yavaş değişmeye başladı. İlk başta sohbet güzel ve keyifli, müzik insanı yormayan bir haldeyken, bana göre çok da başarılı olmayan bir dj'in sazı ele almasıyla konuşmak zorlaşmaya başladı. Ne müzik insanları dansa kaldıracak kadar çoşturucuydu, ne de masamızda rahat rahat oturmamıza izin verecek kadar sakin. Ne siyah ne beyaz yani. Zaten bu griler değil midir insanı kararsızlık kuyularına atıp yoran. Ben de kararsız kalmaya başladım gecenin sonuna doğru. Özellikle de blog'unu okuduğumdan bahsedip bahsetmeme konusunda. İnsan konuşmak isteyince durduramıyor kendini, söyleyiverdim işte. Umarım üzmemişimdir, umarım sıkmamışımdır. Zira gecenin sonunda hoşçakal bile diyemeden giderken, benim tahminlerim bu yöndeydi.
İhsan Oktay Anar'ın Suskunlar isimli romanına bayılmıştım aslında ama hiç feyz alamamışım demek ki. Benim dilim müzik, benim sözcüklerim notalar olmalı.
Üç nokta...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
