Le matin
Alarm çaldığında saat 7’yi 12 geçiyordu. Eski zamandan kalma bir telefonun sesini taklit eden alarmı yine her zamanki gibi ikinci kere çalmaya fırsat vermeden susturdu Kerem. Ya da öyle sandı. Aslında, sabahları kalkerken telefonun ne kadar uzun süredir çalıyor olduğunu tam kestiremiyordu. İnsan, kendisini uyandıran sesi duyar mı duymaz mı bilmiyordu. Birçok sabah uyandığında bunu düşünmüş ve de kendi başına cevap bulamayınca da şirkete varınca ilk iş bu konuyu araştıracağına dair plan yapmıştı ama hiç araştırmamıştı. Çünkü işe vardığında ve uykusu tam olarak açıldığında, sabahki bu düşüncelerini gereksiz buluyordu.
Az uyuduğundan mıdır, sabahları gözlerini ilk açtığında ya da açmaya çalıştığında böyle, sonradan kendisine gereksiz gelen düşünceler dolduruyordu kafasını ve eğer o düşüncelere çok kaptırırsa kendini tekrar uykuya dalıyordu ve tabi bu da servisi kaçırmasına sebep oluyordu. Neyse ki bu sabah daha fazla düşüncelere dalmadan yataktan kalkması gerektiğini anladı.
Çevresini daha net görebilecek kadar uyandığında bulutlu bir sonbahar sabahının, güneşliğin altından odasını aydınlattığını gördü. Kış, dolayısıyla da karanlık sabahlar daha gelmemişti. Ama bu kırık sonbahar güneşi onun içini aydınlatacak güce de sahip değildi. Bütün bir Pazar günü boyunca şirkette fazla mesai yapmış ve şimdi de yeni bir haftaya uyanıyordu. Ama daha bir önceki haftayı bitirememişti ki yenisine başlasın. Bu kaçıncı bitmeyen haftaydı, o da hatırlamıyordu.
Sürünerek yatağından çıkarken çenesinin ağrıdığını fark etti. Uzun süredir yoğun tempoda ve stresli bir şekilde çalıştığı için istemsiz olarak dişlerini sıkıyordu. Bir an için derin bir nefes alıp, güneşliği açarken rahatlamaya çalıştı ama pek başarılı olamadı. Zaten olamayacağını da biliyordu baştan. Eliyle çenesi ovalarken Cuma sabahından bu yana uzayan sakallarını fark etti. Saate baktı, saat 7’yi 21 geçiyordu. Tıraş olmak için bir an evvel banyonun yolunu tutmalıydı. Yoksa yine servise koşarak gitmek zorunda kalacaktı ve sabah sabah daha vücudundaki hiçbir kas açılmamışken bunu yapmaktan nefret ediyordu. Çünkü böyle durumlarda servise vardığında nefesi kesilmiş ve bacakları yanar bir halde servisteki koltuğa oturuyordu. Hayır, bu sabah o sabahlardan olmayacaktı.
Aynanın karşısına geçtiğinde dişlerini sıkmaktan ekşimiş yüzünü inceledi. Saçlarında artık varlıklarını çok da sallamadığı beyaz telleri gördü. Sonra yaşından büyük gösterdiğini söyleyenleri hatırladı. Olgun görünmek belki de iyidir diye avuttu kendini ve tıraş jeline uzandı. Köpüğü yüzüne yayarken bıyıklarını sona bıraktı. Bir süre bıyıklı halini inceledi. Acaba ileride bir gün bıyık bırakabilecek miydi? Şirket izin vermiyordu, belki de askere gitmek için işten ayrıldığında bırakırım diye düşündü. Ama o zaman zarfının da en fazla bir ay süreceğini kestirip bu hayalinden vazgeçmesi gerektiğini kendine hatırlattı ve köpükle bıyığını kapatıp ilk olarak oradan başladı tıraşa. Derken kol saatini banyoya getirmediğini fark etti ve odasından saati alıp görebileceği bir yere koydu. Bir alışkanlık edinmişti küçükken, hala bırakamıyordu. Hala saat gözünün önünde olursa, dakikaları izlerse zamanın daha yavaş akacağına ya da işlerini daha kısa sürede yetiştireceğine inanıyordu.
Sakal tıraşını bitirip, lenslerini taktığında saçlarını düzeltmek için geriye yalnızca iki dakikası kalmıştı. Hemen elini biraz ıslatıp arkada havaya dikilmiş bölümlerin üstüne bastırdı. Bir yandan saçlarını yatıştırmaya çalışırken bir yandan da aynadan gözüne giren ışığa karşı koymaya çalışıyordu. Aynanın tam karşısına ve biraz yukarıya, banyonun yan duvarına koyulan lambanın manasını bir türlü çözemiyordu. Her sabah, gözleri lense alışmaya çalışırken ve daha zar zor açılırken bu lambadan yayılan ışık huzmeleriyle kör oluyordu. Tabi iyice görememeye başlayınca saçlarındaki başka kalkık bölümleri kaçırıp sokağa dağılmış bir kafayla çıkıyordu.
Saat 7.46. Neyse ki koşmasına gerek kalmamıştı. Üstünü giyinip apartmandan çıktığında yeni tıraş olmuş yüzü, hafif esen rüzgârdan dolayı üşüyordu. Sonra ana caddeye doğru yürümeye başladı. Elli metre ilerideki büyük camekânlı elektrikçinin önünden geçerken yansımasını inceledi. Şıklığında bir sorun yoktu, takım elbise giymeyi seviyordu sonuçta. Ama tabi sonra saçlarını fark etti. Sabahları şu saçlarına biraz daha zaman ayırabilmeyi diledi. Her tarafı birbirine karışmıştı yine.
Servisin beklendiği yere geldiğinde kendini zorladı ve orada olanlara, çok da duyulabilir olmayan bir şekilde de olsa “Günaydın” diyebildi. Servisten sadece bir kızla muhabbeti vardı, o da bugün ortalarda yoktu. Diğerleriyle de pek hoşlaşmıyordu. Ya da öyle sanıyordu. Sonuçta hiçbiriyle servis dışında bir ortak paydası yoktu ve bu gidişle olacak gibi de değildi. Neyse ki o soğuk ortam daha fazla sürmeden servis geldi.
Servise bindiğinde küçük bir göz ucuyla bile, yer var mı diye arka taraflara doğru bakmadı. Bindiği servis, otobüsten küçük Ford Transit minibüslerden büyük bir araçtı ama ne hikmetse çok az boş yer kalıyordu. Kerem de kimseyle muhatap olmamak için, en önde, neredeyse ön cama bitişik tekli koltuğa oturuyordu. Neyse ki bacakları zor da olsa sığıyordu oraya. O pozisyondayken bir tek uyumak istese sorun olabilirdi ama sabahları uyumuyordu zaten. Sabahları onun kitap okuma vaktiydi. Uyumayı, nadir mesaiye kalmadığı zamanlarda akşam altı buçuk servisine bindiğinde iki kişilik bir yere kıvrılıp yapıyordu. Hem ayrıca sabah iyice uyandıktan sonra uyumaya alışık değildi. Sürekli bölünen bir uyku onun için gün boyu baş ağrısı demekti.
Servise biner binmez okumaya başlamıyordu. Bindikten sonra, servis son iki duraktan da kalanları alana kadar bekliyordu. Bu zaman zarfında arabanın sarsıntılarına alıştırıyordu kendini ve böylelikle kitap okurken midesi bulanmıyordu. Çobançeşme’deki trafik ışıklarında durduklarında ki kesin kırmızıya denk geliyorlardı o ışıkta, kitap okumaya başlıyordu ve o ondan itibaren kopuyordu tüm hayattan. Sanki başka bir âleme geçiyordu. Kitapta anlatılanları yaşıyor, oradaki karakterlerden biri oluyordu. Servis şirkete vardığında ise son yarım saat boyunca iş-güç, sinir-stres ve uykusuzluk dışında bir şeyler de hissedebildiğini anlayıp hafif de olsa yüzüne bir gülümseme yerleştirebiliyordu. Masasına doğru giderken de, şu kitaplar da olmasa, nasıl olurdu hayat diye düşünmeden edemiyordu...
09 Kasım 2009 Pazartesi
20 Eylül 2009 Pazar
Geçmiş Yazılar - I
CEMİL KAVUKÇU - BAŞKASININ RÜYALARI
Trajik karakterler konu olmuştur Cemil Kavukçu'nun Başkasının Rüyaları isimli öykü kitabına. Hepsinin üstünde bir baskı, bir sıkıntı vardır ve bunlardan kurtulmak için kaçmayı, uzaklara gitmeyi düşlerler. Çünkü ancak orada bulacaklarına inanırlar mutlak mutluluğu.
Bu karakterlerden en göze çarpanı, kuşkusuz "Abla"dır. Bu kişi ve yaşadıkları; Rüya, Ablam, Solgun ve Düğün adlı öykülere ya direkt olarak konu olmuş ya da bu öykülerde kısmen anlatılmıştır. Hep yazarın (kardeşin) gözünden anlatılan Abla'nın en yakın olduğu kimseler yakın çevrede oturan iki arkadaşı ve küçük kardeşidir. Abla, kısa ömrünün büyük bölümünü sevgilisine kavuşmak ümidiyle geçirmiştir ve bu hayalini üstü kapalı da olsa kardeşi ile sürekli paylaşmıştır. "Rüya" adlı öyküde ana karaktere, öğle uykularından önce ablasının anlattığı masallara dikkat edecek olursak, ablanın en çok motosikletiyle uzun bir yolculuğa çıkan, binbir güçlükler atlattıktan, bütün zorlukları yendikten sonra peri annenin kızıyla evlenmeyi hak eden adamın masalını sevdiğini görürüz. Buradaki motosikletli adam, Abla'nın sevdiği Nam Kadir olup, yenilen güçlükler ve zorluklar da aile baskısıdır. Evde bulunan ve bu konuda çok sert ve taviz vermez bir tavra sahip olan baba ve abi karakterleri, ailenin adına leke sürülmesin, Müşerref (Abla) halıcının kopuk oğlu diye anılan adam yerine durumu çok daha iyi olan biriyle evlensin istemektedirler. Hatta birçok kez abla bu konu yüzünden evde babasından ve abisinden dayak yemiştir.
Aynı evde bulunan yazar da ablasıyla ilgili bütün bu olanları görmekte ve yapılanlardan çok etkilenmektedir. Ablasının ona anlattığı masallardaki uzaklara kaçma, bu sıkıntılı hayattan kurtulma olguları yazarın bilinç altına yerleşmiş, kurduğu hayaller ve gördüğü rüyalar bunlara göre şekillenmeye başlamıştır. Nitekim yine ablasının, abisi tarafından dövüldüğü bir gece yazar rüyasında, Nam Kadir'e ait olan kırmızı motosikletle, ablasını alıp uzaklara götürdüğünü görmüştür. Yazarın tek istediği, ablasının o çok beğendiği gülümsemesini görmek, ona ömrünün sonuna dek mutlu olacağı bir hayat sunabilmekdir. Ama bu umut ne yazık ki gerçekleşememiştir. Nam Kadir, yazarın abisi tarafından sokak ortasında dövüldükten sonra bir daha hiç görülmemiş, orayı terk etmiştir. Ama bu gidişle birlikte Müşerref'i de manevi anlamda yanında götürmüştür. O günden sonra abla, aslında göremeyeceğini bile bile Nam Kadir'i hep beklemiştir. Gün geçtikçe ölen duyguları ve kaybolan hayalleri yüzünden, yaşadığı dünyadan da kopmuştur. Çoğu da bunu bir hastalık, bir delirme belirtisi olarak görmektedir.
Yazara göre, bu kötü sonun tek sebebi, abla üzerindeki çevre baskısıdır. Aile, Nam Kadir olayını itibar meselesi yapıp bu birlikteliği Müşerrefin'in mutluluğunu hiçe sayarak var gücüyle engellemektedir. "Solgun" adlı hikayede yazarın bu konu hakkındaki bir sözü her şeyi açık bir biçimde ortaya koymaktadır. "Bütün yaşamlar millet ya da elalem denen o görünmeyen güce yaranmak için harcanıyor buralarda." diyen yazar, ablasının duygusal ölümünün sebeplerini vurguluyor. Yine aynı öyküde bahsedilen ablanın ölüm şekli de önemli. Müşerref, bir yere gidiyormuş gibi hazırlanıp camdan düşmüş. Kuşkusuz, bu da kaçmak, uzaklara gitmek için yapılan bir harekettir. Yazar, ailesi içinde en yakın olduğu , en çok değer verdiği ablasının ölümüne çok üzülmekte, ona mutlu bir hayat veremdiği için iç dünyasında bir ıstırap çekmektedir.
"Düğün" adlı öykü de işte burada ortaya çıkıyor. Öyküde geçen olayların tamamı, yazarın, ablasına vermek istediği mutlu hayatı simgeliyor. Her şey çok güzel, herkes çok mutlu. Yazarın halaları, çok zor beğenen elalemi simgeliyor; fakat bu öyküde onlar bile beğenilmeyecek bir şey bulamıyorlar. Yazarın abisiyle arası iyi. Müzik olarak Samanyolu çalıyor ve bu düğün sayesinde parçanın bir bölümünde geçen ve Müşeffer'in en büyük hayali olan "Uzaklara kaçıversek seninle biz" dizesi gerçek oluyor. Öykünün sonuna doğru yazar ile Nam Kadir arasında geçen konuşmada, Nam Kadir yazara, düğünden sonra ablasıyla birlikte o kırmızı motosiklete binip uzaklara gideceklerini söylüyor ki, bu da, gerçekleşmesi ümidiyle yanıp tutuşulan hayalin ta kendisi. Görüldüğü gibi, rüyasında bile olsa, hayal bile osa, yazar ablasının mutlu olduğunu görmüştür.
Sonuç olarak, Cemil Kavukçu, öykülerinde önce trajik bir karakter olan Abla'yı yaratmış, ona olan yoğun sevgisini ifade etmiş ve daha sonra da Abla'nın çektiği sıkıntıları ve hayallerini, kendisinin üzerinde bıraktığı izlerle birlikte anlatmıştır. Bu izler yazarda derin yaralar şeklindedir ve "Düğün" isimli öykü de Abla'nın mutluluğunu görmek yoluyla bu yaralardan bir nebze olsun kaçmak, uzaklaşmak için yazılmıştır.
Trajik karakterler konu olmuştur Cemil Kavukçu'nun Başkasının Rüyaları isimli öykü kitabına. Hepsinin üstünde bir baskı, bir sıkıntı vardır ve bunlardan kurtulmak için kaçmayı, uzaklara gitmeyi düşlerler. Çünkü ancak orada bulacaklarına inanırlar mutlak mutluluğu.
Bu karakterlerden en göze çarpanı, kuşkusuz "Abla"dır. Bu kişi ve yaşadıkları; Rüya, Ablam, Solgun ve Düğün adlı öykülere ya direkt olarak konu olmuş ya da bu öykülerde kısmen anlatılmıştır. Hep yazarın (kardeşin) gözünden anlatılan Abla'nın en yakın olduğu kimseler yakın çevrede oturan iki arkadaşı ve küçük kardeşidir. Abla, kısa ömrünün büyük bölümünü sevgilisine kavuşmak ümidiyle geçirmiştir ve bu hayalini üstü kapalı da olsa kardeşi ile sürekli paylaşmıştır. "Rüya" adlı öyküde ana karaktere, öğle uykularından önce ablasının anlattığı masallara dikkat edecek olursak, ablanın en çok motosikletiyle uzun bir yolculuğa çıkan, binbir güçlükler atlattıktan, bütün zorlukları yendikten sonra peri annenin kızıyla evlenmeyi hak eden adamın masalını sevdiğini görürüz. Buradaki motosikletli adam, Abla'nın sevdiği Nam Kadir olup, yenilen güçlükler ve zorluklar da aile baskısıdır. Evde bulunan ve bu konuda çok sert ve taviz vermez bir tavra sahip olan baba ve abi karakterleri, ailenin adına leke sürülmesin, Müşerref (Abla) halıcının kopuk oğlu diye anılan adam yerine durumu çok daha iyi olan biriyle evlensin istemektedirler. Hatta birçok kez abla bu konu yüzünden evde babasından ve abisinden dayak yemiştir.
Aynı evde bulunan yazar da ablasıyla ilgili bütün bu olanları görmekte ve yapılanlardan çok etkilenmektedir. Ablasının ona anlattığı masallardaki uzaklara kaçma, bu sıkıntılı hayattan kurtulma olguları yazarın bilinç altına yerleşmiş, kurduğu hayaller ve gördüğü rüyalar bunlara göre şekillenmeye başlamıştır. Nitekim yine ablasının, abisi tarafından dövüldüğü bir gece yazar rüyasında, Nam Kadir'e ait olan kırmızı motosikletle, ablasını alıp uzaklara götürdüğünü görmüştür. Yazarın tek istediği, ablasının o çok beğendiği gülümsemesini görmek, ona ömrünün sonuna dek mutlu olacağı bir hayat sunabilmekdir. Ama bu umut ne yazık ki gerçekleşememiştir. Nam Kadir, yazarın abisi tarafından sokak ortasında dövüldükten sonra bir daha hiç görülmemiş, orayı terk etmiştir. Ama bu gidişle birlikte Müşerref'i de manevi anlamda yanında götürmüştür. O günden sonra abla, aslında göremeyeceğini bile bile Nam Kadir'i hep beklemiştir. Gün geçtikçe ölen duyguları ve kaybolan hayalleri yüzünden, yaşadığı dünyadan da kopmuştur. Çoğu da bunu bir hastalık, bir delirme belirtisi olarak görmektedir.
Yazara göre, bu kötü sonun tek sebebi, abla üzerindeki çevre baskısıdır. Aile, Nam Kadir olayını itibar meselesi yapıp bu birlikteliği Müşerrefin'in mutluluğunu hiçe sayarak var gücüyle engellemektedir. "Solgun" adlı hikayede yazarın bu konu hakkındaki bir sözü her şeyi açık bir biçimde ortaya koymaktadır. "Bütün yaşamlar millet ya da elalem denen o görünmeyen güce yaranmak için harcanıyor buralarda." diyen yazar, ablasının duygusal ölümünün sebeplerini vurguluyor. Yine aynı öyküde bahsedilen ablanın ölüm şekli de önemli. Müşerref, bir yere gidiyormuş gibi hazırlanıp camdan düşmüş. Kuşkusuz, bu da kaçmak, uzaklara gitmek için yapılan bir harekettir. Yazar, ailesi içinde en yakın olduğu , en çok değer verdiği ablasının ölümüne çok üzülmekte, ona mutlu bir hayat veremdiği için iç dünyasında bir ıstırap çekmektedir.
"Düğün" adlı öykü de işte burada ortaya çıkıyor. Öyküde geçen olayların tamamı, yazarın, ablasına vermek istediği mutlu hayatı simgeliyor. Her şey çok güzel, herkes çok mutlu. Yazarın halaları, çok zor beğenen elalemi simgeliyor; fakat bu öyküde onlar bile beğenilmeyecek bir şey bulamıyorlar. Yazarın abisiyle arası iyi. Müzik olarak Samanyolu çalıyor ve bu düğün sayesinde parçanın bir bölümünde geçen ve Müşeffer'in en büyük hayali olan "Uzaklara kaçıversek seninle biz" dizesi gerçek oluyor. Öykünün sonuna doğru yazar ile Nam Kadir arasında geçen konuşmada, Nam Kadir yazara, düğünden sonra ablasıyla birlikte o kırmızı motosiklete binip uzaklara gideceklerini söylüyor ki, bu da, gerçekleşmesi ümidiyle yanıp tutuşulan hayalin ta kendisi. Görüldüğü gibi, rüyasında bile olsa, hayal bile osa, yazar ablasının mutlu olduğunu görmüştür.
Sonuç olarak, Cemil Kavukçu, öykülerinde önce trajik bir karakter olan Abla'yı yaratmış, ona olan yoğun sevgisini ifade etmiş ve daha sonra da Abla'nın çektiği sıkıntıları ve hayallerini, kendisinin üzerinde bıraktığı izlerle birlikte anlatmıştır. Bu izler yazarda derin yaralar şeklindedir ve "Düğün" isimli öykü de Abla'nın mutluluğunu görmek yoluyla bu yaralardan bir nebze olsun kaçmak, uzaklaşmak için yazılmıştır.
05 Eylül 2009 Cumartesi
Bıraktım...
Tatili, gezmeyi, motorumla dolaşmayı bıraktım...
Spor yapmayı, düzenli beslenmeyi, hayatıma dikkat etmeyi bıraktım...
Plan yapmayı, geleceği düşünmeyi, hayal kurmayı bıraktım...
Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, yazmayı bıraktım...
Konuşmayı, dinlemeyi, gülmeyi bıraktım...
Tüm bunları yapamadığıma sürekli üzülmektense, onları hiç dilememeyi seçiyorum artık. Hayatın tekdüze, hiç başka bir yönden esmeyen sıkıcı rüzgarına bıraktım kendimi.
N'olur biri gelsin artık, kurtarsın beni...
Spor yapmayı, düzenli beslenmeyi, hayatıma dikkat etmeyi bıraktım...
Plan yapmayı, geleceği düşünmeyi, hayal kurmayı bıraktım...
Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, yazmayı bıraktım...
Konuşmayı, dinlemeyi, gülmeyi bıraktım...
Tüm bunları yapamadığıma sürekli üzülmektense, onları hiç dilememeyi seçiyorum artık. Hayatın tekdüze, hiç başka bir yönden esmeyen sıkıcı rüzgarına bıraktım kendimi.
N'olur biri gelsin artık, kurtarsın beni...
29 Temmuz 2009 Çarşamba
Son üç gece...
Bu gece yalnızım, son bir ay olduğu gibi. Ama ne çabuk geçmiş o bir ay. Farkında olamadım bile. Uzun bir süre bekledim, bekledim de ne oldu. Bir anda geçmiş zaman. Yalnızlığıma kavuşacağım günü beklerken üşengeç ve tembel olan akrep ve yelkovan, en olmadık yerde koşmuş da koşmuş. Yalnız olunca bir çok sıkıntımı ve derdimi tatile gönderirken zamanı da takip etmeyi bırakmışım.
Son üç gece...
Müzikle ve Kuleli Askeri Lisesi manzarasını oluşturma çabalarımla geçecek. Resim değil yaptığım, puzzle. Ama resim yapamayanlar için güzel bir icat değil midir? Sonunda çıkan eserde benim de katkım bulunmuş olacak. Duvarda gördüğümde "Ben uğraştım, ben tamamladım." diyebileceğim.
İşin müzik kısmıysa biraz melankoniye sürüklemeye başladı. Funda Arar'ın sesi, arka planda dinlerken içine işliyor insanın. Bilinçaltına yerleşiyor ve de doğal olarak insanın modunu değiştiriyor.
Kendimle kalabildiğim, kendimi duyabildiğim, kendimi hissedebildiğim son üç gece.
Daha az uyku uyuyup daha fazla alkol mu alsam?
Son üç gece...
Müzikle ve Kuleli Askeri Lisesi manzarasını oluşturma çabalarımla geçecek. Resim değil yaptığım, puzzle. Ama resim yapamayanlar için güzel bir icat değil midir? Sonunda çıkan eserde benim de katkım bulunmuş olacak. Duvarda gördüğümde "Ben uğraştım, ben tamamladım." diyebileceğim.
İşin müzik kısmıysa biraz melankoniye sürüklemeye başladı. Funda Arar'ın sesi, arka planda dinlerken içine işliyor insanın. Bilinçaltına yerleşiyor ve de doğal olarak insanın modunu değiştiriyor.
Kendimle kalabildiğim, kendimi duyabildiğim, kendimi hissedebildiğim son üç gece.
Daha az uyku uyuyup daha fazla alkol mu alsam?
26 Mayıs 2009 Salı
Cevapsız Sorular
Birden ay ışığını kesti
Bir de sen çok değiştin
Yaşananlar hiç yaşanmamış gibi
Söylenenler hiç söylenmemiş gibi
Bir de sen karşıma geçtin
Başka biri var bir var dedin
İnanamadım bittiğine
İnanamadım gittiğine
Ne sen baktın ardına ne ben
Hep ayrı yollarda yürüdük
Sustu bu gece karardı yine ay
Kaldı geriye cevapsız sorular
Uyandığında onu ilk kim görecek
Bıraktığım düşü kim büyütecek
Her sabah kaybolup giden
Bir rüya gibi oldun artık
Geceleri beni bekleyen
Gündüzlerimi zehir eden
Ne sen baktın ardına ne ben
Hep ayrı yollarda yürüdük
Sustu bu gece karardı yine ay
Kaldı geriye cevapsız sorular
Uyandığında onu ilk kim görecek
Bıraktığım düşü kim büyütecek
Manga
Bir de sen çok değiştin
Yaşananlar hiç yaşanmamış gibi
Söylenenler hiç söylenmemiş gibi
Bir de sen karşıma geçtin
Başka biri var bir var dedin
İnanamadım bittiğine
İnanamadım gittiğine
Ne sen baktın ardına ne ben
Hep ayrı yollarda yürüdük
Sustu bu gece karardı yine ay
Kaldı geriye cevapsız sorular
Uyandığında onu ilk kim görecek
Bıraktığım düşü kim büyütecek
Her sabah kaybolup giden
Bir rüya gibi oldun artık
Geceleri beni bekleyen
Gündüzlerimi zehir eden
Ne sen baktın ardına ne ben
Hep ayrı yollarda yürüdük
Sustu bu gece karardı yine ay
Kaldı geriye cevapsız sorular
Uyandığında onu ilk kim görecek
Bıraktığım düşü kim büyütecek
Manga
24 Mayıs 2009 Pazar
Merhaba ve İyi geceler
Büyük güne 3-4 gün kala başladım onu rüyalarımda görmeye. Dışımdan çok belli etmesemde aslında çok heyecanlıyım. Uzun zaman sonra ilk defa karşısına çıkacağım. Rüyalarımda yaptığım provalar işe yarar diye umuyorum. En şık halime bürünüyorum, kendime güvenimi de ceplerime dolduruyorum. Ama yine de tek başıma gitmeye çekiniyorum. En azından birkaç yakın arkadaş daha gelsin diye bekliyorum.
Ve sonunda el sıkışıyoruz.
"Merhaba Gürhan'cım..."
Hava soğuk değil ve neredeyse 1 saattir dışarıda olmama rağmen ilk kez o an tüm rüzgarı içimde hissediyorum. Sonra bir yer bulup oturuyorum. Aslında aramızda 3 metre var ama yine de bir yıldız kadar uzak bana.
Yaptığımız tekne turu, boğazın tüm güzelliklerini sergiliyor bize. Yanımda Barış sağolsun. Hiç yalnız bırakmıyor beni. Ve şarap tabii. Daha sonra biraz daha uyuşmak için rakı geliyor yardıma. Sohbet güzel, insanlar eğleniyor, herkes mutlu. O da mutlu herkes gibi. Onun da hayatı devam ediyor herkes gibi.
Zaman ilerliyor, tekne turu bitiyor, artık gitme zamanı. Bir kez daha el sıkışıyoruz. Ellerini hissedemiyorum. Bana bakıp bakmadığını bile anlayamıyorum. Tüm gece boyunca da hiç göz göze gelmedik. Yok olmuş, gitmişiz birbirimizin hayatından.
Ben o gece o teknedeydim onunla. O, ne yalnızdı ne de üzgün. Sadece mutluydu. Umarım hep de öyle olur.
"İyi geceler Gürhan'cım..."
Ve sonunda el sıkışıyoruz.
"Merhaba Gürhan'cım..."
Hava soğuk değil ve neredeyse 1 saattir dışarıda olmama rağmen ilk kez o an tüm rüzgarı içimde hissediyorum. Sonra bir yer bulup oturuyorum. Aslında aramızda 3 metre var ama yine de bir yıldız kadar uzak bana.
Yaptığımız tekne turu, boğazın tüm güzelliklerini sergiliyor bize. Yanımda Barış sağolsun. Hiç yalnız bırakmıyor beni. Ve şarap tabii. Daha sonra biraz daha uyuşmak için rakı geliyor yardıma. Sohbet güzel, insanlar eğleniyor, herkes mutlu. O da mutlu herkes gibi. Onun da hayatı devam ediyor herkes gibi.
Zaman ilerliyor, tekne turu bitiyor, artık gitme zamanı. Bir kez daha el sıkışıyoruz. Ellerini hissedemiyorum. Bana bakıp bakmadığını bile anlayamıyorum. Tüm gece boyunca da hiç göz göze gelmedik. Yok olmuş, gitmişiz birbirimizin hayatından.
Ben o gece o teknedeydim onunla. O, ne yalnızdı ne de üzgün. Sadece mutluydu. Umarım hep de öyle olur.
"İyi geceler Gürhan'cım..."
15 Mayıs 2009 Cuma
Suskun
Ben de bir suskun olmak istiyorum.
Suskun nedir? Duyulmayan mı?
Hayır değil.
Duyulan ama konuşmayan.
İnsan karşısındakine bir şey anlatmak için konuşmak zorunda değil illa ki.
Bir bakış, bir his yeter bazen.
Sorsalardı, müziği seçerdim.
Onunla her şeyi anlatabilirim çünkü.
Hiç konuşmayayım, sadece notalar duyulsun benden.
Duyguların en içteni, en safı var orada bence.
Enstrüman önemli değil, o bir araç sadece.
Klarnet, gitar, bağlama ya da piyano.
Gönlümden gelen sesi çıkarabilsin yeter.
İşte o zaman ancak ötesine geçebilirim her şeyin.
İşte o zaman ancak becerebilirim takmamayı.
İşte o zaman ancak,
başarabilirim unutmayı...
Suskun nedir? Duyulmayan mı?
Hayır değil.
Duyulan ama konuşmayan.
İnsan karşısındakine bir şey anlatmak için konuşmak zorunda değil illa ki.
Bir bakış, bir his yeter bazen.
Sorsalardı, müziği seçerdim.
Onunla her şeyi anlatabilirim çünkü.
Hiç konuşmayayım, sadece notalar duyulsun benden.
Duyguların en içteni, en safı var orada bence.
Enstrüman önemli değil, o bir araç sadece.
Klarnet, gitar, bağlama ya da piyano.
Gönlümden gelen sesi çıkarabilsin yeter.
İşte o zaman ancak ötesine geçebilirim her şeyin.
İşte o zaman ancak becerebilirim takmamayı.
İşte o zaman ancak,
başarabilirim unutmayı...
12 Mayıs 2009 Salı
Yeni bir gün
Dün kötü bir gün geçirdim. Şansımı bir yerlerde kaybetmiş gibiydim. Neye el atsam elimde kalıyordu.
Güneşli bir gün olmasına rağmen pazartesi sendromuna mı kapıldım acaba? Bilmiyorum. Ama bugünden ümitliyim.
Salı günü de benden ümitli acaba?
Güneşli bir gün olmasına rağmen pazartesi sendromuna mı kapıldım acaba? Bilmiyorum. Ama bugünden ümitliyim.
Salı günü de benden ümitli acaba?
05 Mayıs 2009 Salı
Bana kitap okuyan ses
İşe giderken servis kullanmanın o kadar çok faydası var ki. Kendi özel arabanla gitsen çok daha fazla yorulursun, çok daha rahatsız olursun. Sürekli aynaları ve diğer arabaları kontrol et, yoldaki kasislere dikkat, trafikte dur-kalk yap ve sabah sabah tüm bunların getirdiği stres doldursun beynini. Güne ne güzel bir başlangıç.
Toplu taşıma araçları desen, onların da iş vakitleri ne kadar dolu olduğunu hepimiz biliyoruz.
Tabi servis kullanmanın benim için ayrı bir yeri daha var. Sabah ve akşamları yolda geçirdiğim o yarım saat kırk beş dakika kitap okuyabiliyorum. Kafamı belki de bir tek günün o saatlerinde tam olarak boşaltabiliyorum. Kendimi yazarın yönetimine bırakıyorum ve o nereye isterse ben de onunla beraber oraya uçuyorum. Her iş günü bana böyle bir zevki yaşattığı için servisime şükrediyorum.
Yalnız geçenlerde kitap okurken bir şey farkettim. Satırları parmağımla takip eden ya da ses çıkarmadan da olsa dudaklarını kıpırdatan biri değilim. Tamamiyle içimden okurum. Ama bu aralar sanki kitabı ben okumuyormuşum da içim bana okuyormuş gibi geldi.
Aslında fikir şuradan çıktı. Şu sıralar elimde Amin Maalouf'un "Doğu'nun Limanları" isimli kitabı var ve bu kitabın çevirmeni Saadet Özen. Kendisiyle şirketin yaptığı bir kültür gezisinde tanışma fırsatı buldum. Benden önce onunla geziye gidenlerden övgü dolu sözler duyduktan sonra ben de, yaptığı rehberlik açısından kendisine hayran kalmıştım. Saadet Hanım bu konuda bir uzman ve o kadar güzel anlatıyor ki, sıkılmadan sabaha kadar dinleyebilirsiniz. Bu kitabın başında da, Amin Maalouf'unkinin yanında onun da kısa özgeçmişini vermişler. Ben bu özgeçmişi okuyup hemen ardından kitabın ilk satırlarına geçtiğimde, sanki kelimeleri onun sesinden duyar gibi oldum. Sanki bir gezideymişiz ve hikayeyi bana o anlatıyormuş gibi geldi. Böyle bir şey başıma hiç gelmediğinden garipsedim ilk başta ama çok daha hoşuma gitti.
Sonraları, doğal olarak, Saadet Hanım'ın etkisinden kurtulup tekrar normal okuma stilime dönüş yapmışım. Kitabın başlarında hissettiklerim aklıma geldiğindeyse hemen kendi kendime kulak kesilip, kitabı o an kimin sesinden dinlediğime odaklandım. Hayır, bu ben değildim. İşin garibi bu hiç kimse değildi, olamazdı da. Çünkü ortada bir ses yoktu. Ama sanki gerçekten birisi konuşuyor gibi hissediyordum.
İşte bu noktada düşündüm "biz kitap okurken aslında içimiz bize kitabı anlatıyor galiba" diye. Aslında durumu daha da ileriye götürdüğümüzde birçok iyi yazarın kitabını okurken sadece ses duymak değil aslında olayların geçtiği mekanları da izliyor olabiliriz. Hatta belki de beynimiz, karakterlerin hepsine farklı sesler atıyordur. Biz de onları o seslerle tanıyor, o seslerle simgeleştiriyoruz. Ama tüm bunlar benim zihnimde kilit altında durmakta. Onları iyice ayrıştırıp gerçek seslerle eşleştirmeye çalıştığımda sesler kayboluyor bir anda. Belki de kitap, bu yolla bizi kendi dünyasında kalmaya zorluyor ve okurken onu hakikaten yaşamamıza neden oluyor.
Serviste tek oturuyorum, gerçek olan kimseyle muhabbet etmiyorum ama yalnız değilim, çünkü kitabım yanımdaysa, bana onu okuyan ses de hep yanımda...
Toplu taşıma araçları desen, onların da iş vakitleri ne kadar dolu olduğunu hepimiz biliyoruz.
Tabi servis kullanmanın benim için ayrı bir yeri daha var. Sabah ve akşamları yolda geçirdiğim o yarım saat kırk beş dakika kitap okuyabiliyorum. Kafamı belki de bir tek günün o saatlerinde tam olarak boşaltabiliyorum. Kendimi yazarın yönetimine bırakıyorum ve o nereye isterse ben de onunla beraber oraya uçuyorum. Her iş günü bana böyle bir zevki yaşattığı için servisime şükrediyorum.
Yalnız geçenlerde kitap okurken bir şey farkettim. Satırları parmağımla takip eden ya da ses çıkarmadan da olsa dudaklarını kıpırdatan biri değilim. Tamamiyle içimden okurum. Ama bu aralar sanki kitabı ben okumuyormuşum da içim bana okuyormuş gibi geldi.
Aslında fikir şuradan çıktı. Şu sıralar elimde Amin Maalouf'un "Doğu'nun Limanları" isimli kitabı var ve bu kitabın çevirmeni Saadet Özen. Kendisiyle şirketin yaptığı bir kültür gezisinde tanışma fırsatı buldum. Benden önce onunla geziye gidenlerden övgü dolu sözler duyduktan sonra ben de, yaptığı rehberlik açısından kendisine hayran kalmıştım. Saadet Hanım bu konuda bir uzman ve o kadar güzel anlatıyor ki, sıkılmadan sabaha kadar dinleyebilirsiniz. Bu kitabın başında da, Amin Maalouf'unkinin yanında onun da kısa özgeçmişini vermişler. Ben bu özgeçmişi okuyup hemen ardından kitabın ilk satırlarına geçtiğimde, sanki kelimeleri onun sesinden duyar gibi oldum. Sanki bir gezideymişiz ve hikayeyi bana o anlatıyormuş gibi geldi. Böyle bir şey başıma hiç gelmediğinden garipsedim ilk başta ama çok daha hoşuma gitti.
Sonraları, doğal olarak, Saadet Hanım'ın etkisinden kurtulup tekrar normal okuma stilime dönüş yapmışım. Kitabın başlarında hissettiklerim aklıma geldiğindeyse hemen kendi kendime kulak kesilip, kitabı o an kimin sesinden dinlediğime odaklandım. Hayır, bu ben değildim. İşin garibi bu hiç kimse değildi, olamazdı da. Çünkü ortada bir ses yoktu. Ama sanki gerçekten birisi konuşuyor gibi hissediyordum.
İşte bu noktada düşündüm "biz kitap okurken aslında içimiz bize kitabı anlatıyor galiba" diye. Aslında durumu daha da ileriye götürdüğümüzde birçok iyi yazarın kitabını okurken sadece ses duymak değil aslında olayların geçtiği mekanları da izliyor olabiliriz. Hatta belki de beynimiz, karakterlerin hepsine farklı sesler atıyordur. Biz de onları o seslerle tanıyor, o seslerle simgeleştiriyoruz. Ama tüm bunlar benim zihnimde kilit altında durmakta. Onları iyice ayrıştırıp gerçek seslerle eşleştirmeye çalıştığımda sesler kayboluyor bir anda. Belki de kitap, bu yolla bizi kendi dünyasında kalmaya zorluyor ve okurken onu hakikaten yaşamamıza neden oluyor.
Serviste tek oturuyorum, gerçek olan kimseyle muhabbet etmiyorum ama yalnız değilim, çünkü kitabım yanımdaysa, bana onu okuyan ses de hep yanımda...
04 Mayıs 2009 Pazartesi
Gelişli'de gri bir gün
Başlığın griliğine aldırmayın. Havada bulut ve yağmur kokusu var diye gri yazdım. Aslında güzel bir tatil günüydü benim için. Ailemle Sarıyer Rumeli Kavağı'ndayız. Karşımıza çıkan ilk restauranta girdik. Kendinizi boğazın üzerinde hissettiğiniz bu yerin adı Gelişli Restaurant.
Yazlık ve kışlık (açık/kapalı) bölümleri olan büyükçe bir yer burası. Birçok çeşit lezzetli balık da bulunmakta. Ortam boş değil ama sessiz sakin. Gelenler de kafa dinlemeye gelmiş, belli. Önce bir ufak rakı söyledik babamla. Sonra haydari, patlıcan kızartma, salata ve son zamanlarda yemeden duramadığım kalamar tavamız geldi ortaya. Kadehleri tokuştururken bir yandan çinekop'larımız tavada kızarıyordu diğer yandan da hayran olduğum kuru yük gemileri boğazdan akıp gidiyordu. Şimdi bile yazarken "Of be!" diyorum içimden, "Ne güzel hayat!".
Fiyatlar, manzara ve lezzet göz önünde bulundurulduğunda normal gibi. 30-40 lira arası. Tabi mezelerden, meyvelerden falan kaçınmazsanız böyle. Balıklar da çok lezzetli bu arada.
Mekan sahipleri Trabzon'luymuş. Karadenizli olmanın verdiği hemşerilik hissiyle oradaki garsonlardan biriyle bir süre sohbet ettik. Anlattığına göre yol boyunca bulunan mekanların birçoğunda da Trabzonlular varmış. Zaten Sarıyer halkının bir önemli bir bölümü de Karadenizli.
Mekandan çıkmaya hazırlanırken yağmur başladı. Önce manzaranın, rakının, balığın ve muhabbetin verdiği huzur sonra da yağan yağmurun verdiği yıkanmışlık hissi... Çok güzel zaman geçirdik Gelişli'de. Kafam bozulduğunda ilk adreslerimden oldu orası artık.
Yazlık ve kışlık (açık/kapalı) bölümleri olan büyükçe bir yer burası. Birçok çeşit lezzetli balık da bulunmakta. Ortam boş değil ama sessiz sakin. Gelenler de kafa dinlemeye gelmiş, belli. Önce bir ufak rakı söyledik babamla. Sonra haydari, patlıcan kızartma, salata ve son zamanlarda yemeden duramadığım kalamar tavamız geldi ortaya. Kadehleri tokuştururken bir yandan çinekop'larımız tavada kızarıyordu diğer yandan da hayran olduğum kuru yük gemileri boğazdan akıp gidiyordu. Şimdi bile yazarken "Of be!" diyorum içimden, "Ne güzel hayat!".
Fiyatlar, manzara ve lezzet göz önünde bulundurulduğunda normal gibi. 30-40 lira arası. Tabi mezelerden, meyvelerden falan kaçınmazsanız böyle. Balıklar da çok lezzetli bu arada.
Mekan sahipleri Trabzon'luymuş. Karadenizli olmanın verdiği hemşerilik hissiyle oradaki garsonlardan biriyle bir süre sohbet ettik. Anlattığına göre yol boyunca bulunan mekanların birçoğunda da Trabzonlular varmış. Zaten Sarıyer halkının bir önemli bir bölümü de Karadenizli.
Mekandan çıkmaya hazırlanırken yağmur başladı. Önce manzaranın, rakının, balığın ve muhabbetin verdiği huzur sonra da yağan yağmurun verdiği yıkanmışlık hissi... Çok güzel zaman geçirdik Gelişli'de. Kafam bozulduğunda ilk adreslerimden oldu orası artık.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
