Uyuyup uyumadığımı tam olarak anlayamadığım uçuşlardan biriydi. Yaklaşık 3 saat havada geçirilen vakitten sonra uçağa binmeden önce yaptığım planları gözden geçirmeye başlamıştım. Daha bir önceki geceden tasarlamıştım, günü nasıl geçirirsem geçireyim uçakta bana bahşedilen paha biçilemez 3 saatim vardı. O 3 saatte neler yapılmazdı ki... Tatile bitirmek için getirilen kitaplar bitirilir, dergiler karıştırılır, ikram edilen yemeklerle akşam yemeği aradan çıkarılır ve bünyeye yapılan tüm eziyetler derin bir uykuyla giderilirdi. Yani uçağın sanki ışık hızına çok yakın bir hızda uçtuğunu varsayıyormuşcasına hesaplanan bu göreceli zaman aralığında tatilde yapılması planlanan ama yapılamayan her türlü plan telafi edilir gibiydi. Ama daha altıncı sayfadan itibaren gözlerim kendini uyku moduna almaya başladı. Arada bir gelen çocuk ağlaması, öksürme-tıksırma sesleri ve uçağın sonsuz uğultusu arasında kendimi uykuya teslim etmeye karar vermiştim ben de. Sınavda istediğimiz sorudan başlayabildiğimiz gibi burada da önce dinlenmeyi aradan çıkartır, kitabı sonra bitirirdim diye düşündüm. Ama bir türlü uykuya dalamıyordum. Ya oturuş pozisyonumu değiştirmek zorunda hissediyor ya da uçaktaki bir sese takılı kalıyordum. Zihnimdeki tüm bu meşguliyetlerle geçirilen onca vakitten sonra yemek servisi başladı. Sunulan tepsiye acımasızca saldırarak kapları tekrar yıkamaya gerek bırakmayacak şekilde silip süpürdüm ve zihnimdeki iş listesinden akşam yemeğinin üzerine kocaman bir çizik attım. Uçuşa kötü başlamıştım ama ikinci yarı başındaki atak oyunumla maçı kazanmayı planlıyordum. Fakat rakip takım da iyi hazırlanmıştı. Horlayanlar, sesi abartı açılmış kulaklıklar, anlamsız sohbetler ve giderek daha da artan motor uğultusuyla ataklarıma karşı koyuyordu.
Uzun süren savaşın sonunda, hepitopu 15 dakika ancak uyumuş-uyumamışken kaptan pilotun anonsu duyuldu. Kaptan, her uçak pilotuna sonradan eklenen karizmatik ve buğulu ses tonuyla uçağın 25 dakika içindi piste inmiş olacağını söyledi. Ben de bunu duyar duymaz camdan dışarı baktım ve İstanbul'un o güzel gece görünümünü izlemeye başladım. Neden sonra, 25 dakika geçeli çok olmasına rağmen hala daha inememiştik. İşin garip yanı, o görünen şehrin ışıkları da kaybolmuştu. Yine her zamanki gibi inişte sıra vardı ve biz havada dönüyorduk. Biz döndükçe uçağın içindeki gerginlik artıyor, gereksiz insan gürültüsü de gerginliğe ters orantılı olarak azalıyordu. Zaten iniş moduna geçtiğimizden uçağın uğultusu da tahammül edilecek seviyelere inmişti. Bu sefer de uyuyabilmek için gereken bu güzel ortam neden en başından beri sağlanamıyordu ki diye hayıflanırken buldum kendimi.
Pistin ışıkları göründüğünde ve uçak yerle temas etmeden hemen önce gerginlik tavan yapmış bulunuyordu. Önümde telafi etmeye çalışıp beceremediğim okumalarımı toplamaya başlamıştım ki o alkış duyuldu. Önlerden ama business class'tan olmayan bölümden. Yavaş başlayıp hızlanan, neredeyse uçağın iniş gürültüsünü bastıran o alkış. Tek bir kişiden çıkıyordu, kararlı ve mağrurdu. Kimse aldırış etmemesine rağmen sürdü. Alkışlayan kişi biliyor ve inanıyordu ki tek kalmayacaktı. Başkaları da onun gibi içlerinde biriken gerginliği alkış yöntemi ile dışarı atacak, pilotu onurlandıracaktı. Sonuçta o öncü olmuş, gururunu bir kenara bırakmıştı, diğerleri de bıraksındı. Ve sonunda istediğini elde etti de. Öncü yolcunun azmi ve kararlılığı meyvelerini vermeye başlamıştı. Önce tek tük gelen eşlikler bir anda bütün uçağı sardı. Neredeyse tüm yolcular pilot elinden büyük bir şaheser izlemiş gibi kopan alkış tufanına destek verdiler. Pilot bu alkışları duyuyor muydu, bilinmez. Sonuçta hostesler vardı, hiç olmazsa onlar pilota gösterinin seyirciden yoğun alkış aldığını söyleyebilirlerdi. Ama bilmedikleri bir şey vardı. Asıl alkış, eğer uçağın arka kapısını iniş için açsalardı tarafımdan koparılacaktı. Açmadılar, kendileri kaybettiler. Ama ben tüm bu alkışarımı biriktiriyorum. Ta ki bir gün birileri o kapıların da işe yarayabileceğini akıl edebildikleri zaman...
