21 Şubat 2012 Salı

Havada Panik

Uyuyup uyumadığımı tam olarak anlayamadığım uçuşlardan biriydi. Yaklaşık 3 saat havada geçirilen vakitten sonra uçağa binmeden önce yaptığım planları gözden geçirmeye başlamıştım. Daha bir önceki geceden tasarlamıştım, günü nasıl geçirirsem geçireyim uçakta bana bahşedilen paha biçilemez 3 saatim vardı. O 3 saatte neler yapılmazdı ki... Tatile bitirmek için getirilen kitaplar bitirilir, dergiler karıştırılır, ikram edilen yemeklerle akşam yemeği aradan çıkarılır ve bünyeye yapılan tüm eziyetler derin bir uykuyla giderilirdi. Yani uçağın sanki ışık hızına çok yakın bir hızda uçtuğunu varsayıyormuşcasına hesaplanan bu göreceli zaman aralığında tatilde yapılması planlanan ama yapılamayan her türlü plan telafi edilir gibiydi. Ama daha altıncı sayfadan itibaren gözlerim kendini uyku moduna almaya başladı. Arada bir gelen çocuk ağlaması, öksürme-tıksırma sesleri ve uçağın sonsuz uğultusu arasında kendimi uykuya teslim etmeye karar vermiştim ben de. Sınavda istediğimiz sorudan başlayabildiğimiz gibi burada da önce dinlenmeyi aradan çıkartır, kitabı sonra bitirirdim diye düşündüm. Ama bir türlü uykuya dalamıyordum. Ya oturuş pozisyonumu değiştirmek zorunda hissediyor ya da uçaktaki bir sese takılı kalıyordum. Zihnimdeki tüm bu meşguliyetlerle geçirilen onca vakitten sonra yemek servisi başladı. Sunulan tepsiye acımasızca saldırarak kapları tekrar yıkamaya gerek bırakmayacak şekilde silip süpürdüm ve zihnimdeki iş listesinden akşam yemeğinin üzerine kocaman bir çizik attım. Uçuşa kötü başlamıştım ama ikinci yarı başındaki atak oyunumla maçı kazanmayı planlıyordum. Fakat rakip takım da iyi hazırlanmıştı. Horlayanlar, sesi abartı açılmış kulaklıklar, anlamsız sohbetler ve giderek daha da artan motor uğultusuyla ataklarıma karşı koyuyordu.
Uzun süren savaşın sonunda, hepitopu 15 dakika ancak uyumuş-uyumamışken kaptan pilotun anonsu duyuldu. Kaptan, her uçak pilotuna sonradan eklenen karizmatik ve buğulu ses tonuyla uçağın 25 dakika içindi piste inmiş olacağını söyledi. Ben de bunu duyar duymaz camdan dışarı baktım ve İstanbul'un o güzel gece görünümünü izlemeye başladım. Neden sonra, 25 dakika geçeli çok olmasına rağmen hala daha inememiştik. İşin garip yanı, o görünen şehrin ışıkları da kaybolmuştu. Yine her zamanki gibi inişte sıra vardı ve biz havada dönüyorduk. Biz döndükçe uçağın içindeki gerginlik artıyor, gereksiz insan gürültüsü de gerginliğe ters orantılı olarak azalıyordu. Zaten iniş moduna geçtiğimizden uçağın uğultusu da tahammül edilecek seviyelere inmişti. Bu sefer de uyuyabilmek için gereken bu güzel ortam neden en başından beri sağlanamıyordu ki diye hayıflanırken buldum kendimi.
Pistin ışıkları göründüğünde ve uçak yerle temas etmeden hemen önce gerginlik tavan yapmış bulunuyordu. Önümde telafi etmeye çalışıp beceremediğim okumalarımı toplamaya başlamıştım ki o alkış duyuldu. Önlerden ama business class'tan olmayan bölümden. Yavaş başlayıp hızlanan, neredeyse uçağın iniş gürültüsünü bastıran o alkış. Tek bir kişiden çıkıyordu, kararlı ve mağrurdu. Kimse aldırış etmemesine rağmen sürdü. Alkışlayan kişi biliyor ve inanıyordu ki tek kalmayacaktı. Başkaları da onun gibi içlerinde biriken gerginliği alkış yöntemi ile dışarı atacak, pilotu onurlandıracaktı. Sonuçta o öncü olmuş, gururunu bir kenara bırakmıştı, diğerleri de bıraksındı. Ve sonunda istediğini elde etti de. Öncü yolcunun azmi ve kararlılığı meyvelerini vermeye başlamıştı. Önce tek tük gelen eşlikler bir anda bütün uçağı sardı. Neredeyse tüm yolcular pilot elinden büyük bir şaheser izlemiş gibi kopan alkış tufanına destek verdiler. Pilot bu alkışları duyuyor muydu, bilinmez. Sonuçta hostesler vardı, hiç olmazsa onlar pilota gösterinin seyirciden yoğun alkış aldığını söyleyebilirlerdi. Ama bilmedikleri bir şey vardı. Asıl alkış, eğer uçağın arka kapısını iniş için açsalardı tarafımdan koparılacaktı. Açmadılar, kendileri kaybettiler. Ama ben tüm bu alkışarımı biriktiriyorum. Ta ki bir gün birileri o kapıların da işe yarayabileceğini akıl edebildikleri zaman...

6 Nisan 2010 Salı

Enstrümantal

İçimde tuttuğum tüm hisler; sevinçlerim, üzüntülerim.
Yüreğimin gizli kalmış köşelerinde duran, kimseye anlatamadığım duygularım.
Durun olduğunuzda yerde, bekleyin daha.
Az kaldı klarnete sizi üflememe
ya da piyano klavyesinde gezinmenize.
Belki de bateride koşmanıza.
Hepsine az kaldı.

27 Şubat 2010 Cumartesi

Güzel bir gün

Uzun zaman sonra güzel bir gün geçirdim. Önce şirket eğitimindeki güzel aktiviteler sonra da Caner'in doğum günü. Aslında bütün gün boyunca hissettiğim mutluluk tamamiyle akşamki buluşmayla alakalı. Bana uzun gelen bir zaman aradan sonra en yakın arkadaşlarımla, hem de hepsiyle beraber, yeniden bir araya geldik. O kadar keyif aldım ki, kimse evine dönmesin istedim. Hepsini çok özlemişim, keşke müsait olsalardı da daha fazla kalabilseydik beraber.
Elimden geldiğince yeni buluşmalar ayarlamak isterim hep ama hiçbiri benim kadar uygun değil.
Seçil ve Övünç iş ve master'ı bir arada yütüyorlar. Caner ve Hande de aynı şekilde. Master yapmayan bir tek ben ve Güneş varız. Güneş de bana göre daha fazla görüşürüyor Seçil ve Hande ile. Caner'in Berna'sı var. Bense...
Bense ne master yapıyorum ne de onlardan başka kendimi bu denli mutlu hissettiğim zaman ayırabilecek birileri var hayatımda. Ama yine de...
Her zaman buluşamasak da, ya da onların hayatlarında ne kadar önemli olduğumu bilemesem de, ayrı ayrı hepsinin bende çok özel yerleri olması bana huzur veriyor. Bugün eğitimde "Hayatınızda yaptığınız en iyi şey?" sorusuna "Müzikle ilgilenmek" cevabını verdim ama aslında şimdi tekrar düşündüğümde benim hayatımdaki en iyi şeyler: Caner, Hande, Seçil, Övünç ve Güneş...
İyi ki varsınız.

22 Şubat 2010 Pazartesi

Dil Yarası

1. Açılış, açılma.
2. Gülme, gülüş.
3. Alay etme, eğlenme.

Bir dil yarası, beni bu üç anlamdan da mahrum etmeye yetti. Kaç ay geçti bilmiyorum artık. O kadar özlüyorum ki eski günlerimizi. Serviste telefonla konuşmalarımız, evde internetten yazışmamız... Hiçbiri yok artık. Her aklıma geldiğinde kahroluyorum. Bir yol bulup düzelteyim istiyorum ama olmuyor. Nasıl bir duvar ördüysem karşıma, yıkamıyorum.

Neden diye sorunca cevabı bulmak çok kolay. Hepsi benim yüzümden. Güzel şeyler inşa etmek için geçen onca zamanın ardından bir çift sözle yerle bir ettim her şeyi. Sonra anlayınca hatamı, bekledim soğusun diye, bekledim geçsin diye. Hani her şeyin ilacıydı ya zaman, bunu da çözer dedim. Oysa ki tüm bu beklemeler boyunca zaman bana, boş telefon ekranını iki de bir kontrol etme alışkanlığından başka bir şey kazandırmadı, bundan sonra da kazandıracak gibi durmuyor.

Şimdi yakın bir zamanda askere gideceğim, iyice uzaklaşacağım. Çıkan yere bağlı olarak belki de 5-6 ay hiç görüşemeyeceğim. O zaman ne olacak? Zaman çözüm olmuş olacak mı? Yoksa iyice mi perçinleyecek bana olan soğukluğunu...

Çok korkuyorum canım arkadaşım, gerçekten çok korkuyorum...

9 Kasım 2009 Pazartesi

Eskiz Defterim - I

Le matin

Alarm çaldığında saat 7’yi 12 geçiyordu. Eski zamandan kalma bir telefonun sesini taklit eden alarmı yine her zamanki gibi ikinci kere çalmaya fırsat vermeden susturdu Kerem. Ya da öyle sandı. Aslında, sabahları kalkerken telefonun ne kadar uzun süredir çalıyor olduğunu tam kestiremiyordu. İnsan, kendisini uyandıran sesi duyar mı duymaz mı bilmiyordu. Birçok sabah uyandığında bunu düşünmüş ve de kendi başına cevap bulamayınca da şirkete varınca ilk iş bu konuyu araştıracağına dair plan yapmıştı ama hiç araştırmamıştı. Çünkü işe vardığında ve uykusu tam olarak açıldığında, sabahki bu düşüncelerini gereksiz buluyordu.
Az uyuduğundan mıdır, sabahları gözlerini ilk açtığında ya da açmaya çalıştığında böyle, sonradan kendisine gereksiz gelen düşünceler dolduruyordu kafasını ve eğer o düşüncelere çok kaptırırsa kendini tekrar uykuya dalıyordu ve tabi bu da servisi kaçırmasına sebep oluyordu. Neyse ki bu sabah daha fazla düşüncelere dalmadan yataktan kalkması gerektiğini anladı.
Çevresini daha net görebilecek kadar uyandığında bulutlu bir sonbahar sabahının, güneşliğin altından odasını aydınlattığını gördü. Kış, dolayısıyla da karanlık sabahlar daha gelmemişti. Ama bu kırık sonbahar güneşi onun içini aydınlatacak güce de sahip değildi. Bütün bir Pazar günü boyunca şirkette fazla mesai yapmış ve şimdi de yeni bir haftaya uyanıyordu. Ama daha bir önceki haftayı bitirememişti ki yenisine başlasın. Bu kaçıncı bitmeyen haftaydı, o da hatırlamıyordu.
Sürünerek yatağından çıkarken çenesinin ağrıdığını fark etti. Uzun süredir yoğun tempoda ve stresli bir şekilde çalıştığı için istemsiz olarak dişlerini sıkıyordu. Bir an için derin bir nefes alıp, güneşliği açarken rahatlamaya çalıştı ama pek başarılı olamadı. Zaten olamayacağını da biliyordu baştan. Eliyle çenesi ovalarken Cuma sabahından bu yana uzayan sakallarını fark etti. Saate baktı, saat 7’yi 21 geçiyordu. Tıraş olmak için bir an evvel banyonun yolunu tutmalıydı. Yoksa yine servise koşarak gitmek zorunda kalacaktı ve sabah sabah daha vücudundaki hiçbir kas açılmamışken bunu yapmaktan nefret ediyordu. Çünkü böyle durumlarda servise vardığında nefesi kesilmiş ve bacakları yanar bir halde servisteki koltuğa oturuyordu. Hayır, bu sabah o sabahlardan olmayacaktı.
Aynanın karşısına geçtiğinde dişlerini sıkmaktan ekşimiş yüzünü inceledi. Saçlarında artık varlıklarını çok da sallamadığı beyaz telleri gördü. Sonra yaşından büyük gösterdiğini söyleyenleri hatırladı. Olgun görünmek belki de iyidir diye avuttu kendini ve tıraş jeline uzandı. Köpüğü yüzüne yayarken bıyıklarını sona bıraktı. Bir süre bıyıklı halini inceledi. Acaba ileride bir gün bıyık bırakabilecek miydi? Şirket izin vermiyordu, belki de askere gitmek için işten ayrıldığında bırakırım diye düşündü. Ama o zaman zarfının da en fazla bir ay süreceğini kestirip bu hayalinden vazgeçmesi gerektiğini kendine hatırlattı ve köpükle bıyığını kapatıp ilk olarak oradan başladı tıraşa. Derken kol saatini banyoya getirmediğini fark etti ve odasından saati alıp görebileceği bir yere koydu. Bir alışkanlık edinmişti küçükken, hala bırakamıyordu. Hala saat gözünün önünde olursa, dakikaları izlerse zamanın daha yavaş akacağına ya da işlerini daha kısa sürede yetiştireceğine inanıyordu.
Sakal tıraşını bitirip, lenslerini taktığında saçlarını düzeltmek için geriye yalnızca iki dakikası kalmıştı. Hemen elini biraz ıslatıp arkada havaya dikilmiş bölümlerin üstüne bastırdı. Bir yandan saçlarını yatıştırmaya çalışırken bir yandan da aynadan gözüne giren ışığa karşı koymaya çalışıyordu. Aynanın tam karşısına ve biraz yukarıya, banyonun yan duvarına koyulan lambanın manasını bir türlü çözemiyordu. Her sabah, gözleri lense alışmaya çalışırken ve daha zar zor açılırken bu lambadan yayılan ışık huzmeleriyle kör oluyordu. Tabi iyice görememeye başlayınca saçlarındaki başka kalkık bölümleri kaçırıp sokağa dağılmış bir kafayla çıkıyordu.
Saat 7.46. Neyse ki koşmasına gerek kalmamıştı. Üstünü giyinip apartmandan çıktığında yeni tıraş olmuş yüzü, hafif esen rüzgârdan dolayı üşüyordu. Sonra ana caddeye doğru yürümeye başladı. Elli metre ilerideki büyük camekânlı elektrikçinin önünden geçerken yansımasını inceledi. Şıklığında bir sorun yoktu, takım elbise giymeyi seviyordu sonuçta. Ama tabi sonra saçlarını fark etti. Sabahları şu saçlarına biraz daha zaman ayırabilmeyi diledi. Her tarafı birbirine karışmıştı yine.
Servisin beklendiği yere geldiğinde kendini zorladı ve orada olanlara, çok da duyulabilir olmayan bir şekilde de olsa “Günaydın” diyebildi. Servisten sadece bir kızla muhabbeti vardı, o da bugün ortalarda yoktu. Diğerleriyle de pek hoşlaşmıyordu. Ya da öyle sanıyordu. Sonuçta hiçbiriyle servis dışında bir ortak paydası yoktu ve bu gidişle olacak gibi de değildi. Neyse ki o soğuk ortam daha fazla sürmeden servis geldi.
Servise bindiğinde küçük bir göz ucuyla bile, yer var mı diye arka taraflara doğru bakmadı. Bindiği servis, otobüsten küçük Ford Transit minibüslerden büyük bir araçtı ama ne hikmetse çok az boş yer kalıyordu. Kerem de kimseyle muhatap olmamak için, en önde, neredeyse ön cama bitişik tekli koltuğa oturuyordu. Neyse ki bacakları zor da olsa sığıyordu oraya. O pozisyondayken bir tek uyumak istese sorun olabilirdi ama sabahları uyumuyordu zaten. Sabahları onun kitap okuma vaktiydi. Uyumayı, nadir mesaiye kalmadığı zamanlarda akşam altı buçuk servisine bindiğinde iki kişilik bir yere kıvrılıp yapıyordu. Hem ayrıca sabah iyice uyandıktan sonra uyumaya alışık değildi. Sürekli bölünen bir uyku onun için gün boyu baş ağrısı demekti.
Servise biner binmez okumaya başlamıyordu. Bindikten sonra, servis son iki duraktan da kalanları alana kadar bekliyordu. Bu zaman zarfında arabanın sarsıntılarına alıştırıyordu kendini ve böylelikle kitap okurken midesi bulanmıyordu. Çobançeşme’deki trafik ışıklarında durduklarında ki kesin kırmızıya denk geliyorlardı o ışıkta, kitap okumaya başlıyordu ve o ondan itibaren kopuyordu tüm hayattan. Sanki başka bir âleme geçiyordu. Kitapta anlatılanları yaşıyor, oradaki karakterlerden biri oluyordu. Servis şirkete vardığında ise son yarım saat boyunca iş-güç, sinir-stres ve uykusuzluk dışında bir şeyler de hissedebildiğini anlayıp hafif de olsa yüzüne bir gülümseme yerleştirebiliyordu. Masasına doğru giderken de, şu kitaplar da olmasa, nasıl olurdu hayat diye düşünmeden edemiyordu...

20 Eylül 2009 Pazar

Geçmiş Yazılar - I

CEMİL KAVUKÇU - BAŞKASININ RÜYALARI
Trajik karakterler konu olmuştur Cemil Kavukçu'nun Başkasının Rüyaları isimli öykü kitabına. Hepsinin üstünde bir baskı, bir sıkıntı vardır ve bunlardan kurtulmak için kaçmayı, uzaklara gitmeyi düşlerler. Çünkü ancak orada bulacaklarına inanırlar mutlak mutluluğu.
Bu karakterlerden en göze çarpanı, kuşkusuz "Abla"dır. Bu kişi ve yaşadıkları; Rüya, Ablam, Solgun ve Düğün adlı öykülere ya direkt olarak konu olmuş ya da bu öykülerde kısmen anlatılmıştır. Hep yazarın (kardeşin) gözünden anlatılan Abla'nın en yakın olduğu kimseler yakın çevrede oturan iki arkadaşı ve küçük kardeşidir. Abla, kısa ömrünün büyük bölümünü sevgilisine kavuşmak ümidiyle geçirmiştir ve bu hayalini üstü kapalı da olsa kardeşi ile sürekli paylaşmıştır. "Rüya" adlı öyküde ana karaktere, öğle uykularından önce ablasının anlattığı masallara dikkat edecek olursak, ablanın en çok motosikletiyle uzun bir yolculuğa çıkan, binbir güçlükler atlattıktan, bütün zorlukları yendikten sonra peri annenin kızıyla evlenmeyi hak eden adamın masalını sevdiğini görürüz. Buradaki motosikletli adam, Abla'nın sevdiği Nam Kadir olup, yenilen güçlükler ve zorluklar da aile baskısıdır. Evde bulunan ve bu konuda çok sert ve taviz vermez bir tavra sahip olan baba ve abi karakterleri, ailenin adına leke sürülmesin, Müşerref (Abla) halıcının kopuk oğlu diye anılan adam yerine durumu çok daha iyi olan biriyle evlensin istemektedirler. Hatta birçok kez abla bu konu yüzünden evde babasından ve abisinden dayak yemiştir.
Aynı evde bulunan yazar da ablasıyla ilgili bütün bu olanları görmekte ve yapılanlardan çok etkilenmektedir. Ablasının ona anlattığı masallardaki uzaklara kaçma, bu sıkıntılı hayattan kurtulma olguları yazarın bilinç altına yerleşmiş, kurduğu hayaller ve gördüğü rüyalar bunlara göre şekillenmeye başlamıştır. Nitekim yine ablasının, abisi tarafından dövüldüğü bir gece yazar rüyasında, Nam Kadir'e ait olan kırmızı motosikletle, ablasını alıp uzaklara götürdüğünü görmüştür. Yazarın tek istediği, ablasının o çok beğendiği gülümsemesini görmek, ona ömrünün sonuna dek mutlu olacağı bir hayat sunabilmekdir. Ama bu umut ne yazık ki gerçekleşememiştir. Nam Kadir, yazarın abisi tarafından sokak ortasında dövüldükten sonra bir daha hiç görülmemiş, orayı terk etmiştir. Ama bu gidişle birlikte Müşerref'i de manevi anlamda yanında götürmüştür. O günden sonra abla, aslında göremeyeceğini bile bile Nam Kadir'i hep beklemiştir. Gün geçtikçe ölen duyguları ve kaybolan hayalleri yüzünden, yaşadığı dünyadan da kopmuştur. Çoğu da bunu bir hastalık, bir delirme belirtisi olarak görmektedir.
Yazara göre, bu kötü sonun tek sebebi, abla üzerindeki çevre baskısıdır. Aile, Nam Kadir olayını itibar meselesi yapıp bu birlikteliği Müşerrefin'in mutluluğunu hiçe sayarak var gücüyle engellemektedir. "Solgun" adlı hikayede yazarın bu konu hakkındaki bir sözü her şeyi açık bir biçimde ortaya koymaktadır. "Bütün yaşamlar millet ya da elalem denen o görünmeyen güce yaranmak için harcanıyor buralarda." diyen yazar, ablasının duygusal ölümünün sebeplerini vurguluyor. Yine aynı öyküde bahsedilen ablanın ölüm şekli de önemli. Müşerref, bir yere gidiyormuş gibi hazırlanıp camdan düşmüş. Kuşkusuz, bu da kaçmak, uzaklara gitmek için yapılan bir harekettir. Yazar, ailesi içinde en yakın olduğu , en çok değer verdiği ablasının ölümüne çok üzülmekte, ona mutlu bir hayat veremdiği için iç dünyasında bir ıstırap çekmektedir.
"Düğün" adlı öykü de işte burada ortaya çıkıyor. Öyküde geçen olayların tamamı, yazarın, ablasına vermek istediği mutlu hayatı simgeliyor. Her şey çok güzel, herkes çok mutlu. Yazarın halaları, çok zor beğenen elalemi simgeliyor; fakat bu öyküde onlar bile beğenilmeyecek bir şey bulamıyorlar. Yazarın abisiyle arası iyi. Müzik olarak Samanyolu çalıyor ve bu düğün sayesinde parçanın bir bölümünde geçen ve Müşeffer'in en büyük hayali olan "Uzaklara kaçıversek seninle biz" dizesi gerçek oluyor. Öykünün sonuna doğru yazar ile Nam Kadir arasında geçen konuşmada, Nam Kadir yazara, düğünden sonra ablasıyla birlikte o kırmızı motosiklete binip uzaklara gideceklerini söylüyor ki, bu da, gerçekleşmesi ümidiyle yanıp tutuşulan hayalin ta kendisi. Görüldüğü gibi, rüyasında bile olsa, hayal bile osa, yazar ablasının mutlu olduğunu görmüştür.
Sonuç olarak, Cemil Kavukçu, öykülerinde önce trajik bir karakter olan Abla'yı yaratmış, ona olan yoğun sevgisini ifade etmiş ve daha sonra da Abla'nın çektiği sıkıntıları ve hayallerini, kendisinin üzerinde bıraktığı izlerle birlikte anlatmıştır. Bu izler yazarda derin yaralar şeklindedir ve "Düğün" isimli öykü de Abla'nın mutluluğunu görmek yoluyla bu yaralardan bir nebze olsun kaçmak, uzaklaşmak için yazılmıştır.

5 Eylül 2009 Cumartesi

Bıraktım...

Tatili, gezmeyi, motorumla dolaşmayı bıraktım...
Spor yapmayı, düzenli beslenmeyi, hayatıma dikkat etmeyi bıraktım...
Plan yapmayı, geleceği düşünmeyi, hayal kurmayı bıraktım...
Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, yazmayı bıraktım...
Konuşmayı, dinlemeyi, gülmeyi bıraktım...

Tüm bunları yapamadığıma sürekli üzülmektense, onları hiç dilememeyi seçiyorum artık. Hayatın tekdüze, hiç başka bir yönden esmeyen sıkıcı rüzgarına bıraktım kendimi.

N'olur biri gelsin artık, kurtarsın beni...

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Son üç gece...

Bu gece yalnızım, son bir ay olduğu gibi. Ama ne çabuk geçmiş o bir ay. Farkında olamadım bile. Uzun bir süre bekledim, bekledim de ne oldu. Bir anda geçmiş zaman. Yalnızlığıma kavuşacağım günü beklerken üşengeç ve tembel olan akrep ve yelkovan, en olmadık yerde koşmuş da koşmuş. Yalnız olunca bir çok sıkıntımı ve derdimi tatile gönderirken zamanı da takip etmeyi bırakmışım.

Son üç gece...
Müzikle ve Kuleli Askeri Lisesi manzarasını oluşturma çabalarımla geçecek. Resim değil yaptığım, puzzle. Ama resim yapamayanlar için güzel bir icat değil midir? Sonunda çıkan eserde benim de katkım bulunmuş olacak. Duvarda gördüğümde "Ben uğraştım, ben tamamladım." diyebileceğim.

İşin müzik kısmıysa biraz melankoniye sürüklemeye başladı. Funda Arar'ın sesi, arka planda dinlerken içine işliyor insanın. Bilinçaltına yerleşiyor ve de doğal olarak insanın modunu değiştiriyor.

Kendimle kalabildiğim, kendimi duyabildiğim, kendimi hissedebildiğim son üç gece.

Daha az uyku uyuyup daha fazla alkol mu alsam?

26 Mayıs 2009 Salı

Cevapsız Sorular

Birden ay ışığını kesti
Bir de sen çok değiştin
Yaşananlar hiç yaşanmamış gibi
Söylenenler hiç söylenmemiş gibi

Bir de sen karşıma geçtin
Başka biri var bir var dedin
İnanamadım bittiğine
İnanamadım gittiğine

Ne sen baktın ardına ne ben
Hep ayrı yollarda yürüdük
Sustu bu gece karardı yine ay
Kaldı geriye cevapsız sorular
Uyandığında onu ilk kim görecek
Bıraktığım düşü kim büyütecek

Her sabah kaybolup giden
Bir rüya gibi oldun artık
Geceleri beni bekleyen
Gündüzlerimi zehir eden

Ne sen baktın ardına ne ben
Hep ayrı yollarda yürüdük
Sustu bu gece karardı yine ay
Kaldı geriye cevapsız sorular
Uyandığında onu ilk kim görecek
Bıraktığım düşü kim büyütecek


Manga

24 Mayıs 2009 Pazar

Merhaba ve İyi geceler

Büyük güne 3-4 gün kala başladım onu rüyalarımda görmeye. Dışımdan çok belli etmesemde aslında çok heyecanlıyım. Uzun zaman sonra ilk defa karşısına çıkacağım. Rüyalarımda yaptığım provalar işe yarar diye umuyorum. En şık halime bürünüyorum, kendime güvenimi de ceplerime dolduruyorum. Ama yine de tek başıma gitmeye çekiniyorum. En azından birkaç yakın arkadaş daha gelsin diye bekliyorum.

Ve sonunda el sıkışıyoruz.

"Merhaba Gürhan'cım..."

Hava soğuk değil ve neredeyse 1 saattir dışarıda olmama rağmen ilk kez o an tüm rüzgarı içimde hissediyorum. Sonra bir yer bulup oturuyorum. Aslında aramızda 3 metre var ama yine de bir yıldız kadar uzak bana.

Yaptığımız tekne turu, boğazın tüm güzelliklerini sergiliyor bize. Yanımda Barış sağolsun. Hiç yalnız bırakmıyor beni. Ve şarap tabii. Daha sonra biraz daha uyuşmak için rakı geliyor yardıma. Sohbet güzel, insanlar eğleniyor, herkes mutlu. O da mutlu herkes gibi. Onun da hayatı devam ediyor herkes gibi.

Zaman ilerliyor, tekne turu bitiyor, artık gitme zamanı. Bir kez daha el sıkışıyoruz. Ellerini hissedemiyorum. Bana bakıp bakmadığını bile anlayamıyorum. Tüm gece boyunca da hiç göz göze gelmedik. Yok olmuş, gitmişiz birbirimizin hayatından.

Ben o gece o teknedeydim onunla. O, ne yalnızdı ne de üzgün. Sadece mutluydu. Umarım hep de öyle olur.

"İyi geceler Gürhan'cım..."