9 Kasım 2009 Pazartesi

Eskiz Defterim - I

Le matin

Alarm çaldığında saat 7’yi 12 geçiyordu. Eski zamandan kalma bir telefonun sesini taklit eden alarmı yine her zamanki gibi ikinci kere çalmaya fırsat vermeden susturdu Kerem. Ya da öyle sandı. Aslında, sabahları kalkerken telefonun ne kadar uzun süredir çalıyor olduğunu tam kestiremiyordu. İnsan, kendisini uyandıran sesi duyar mı duymaz mı bilmiyordu. Birçok sabah uyandığında bunu düşünmüş ve de kendi başına cevap bulamayınca da şirkete varınca ilk iş bu konuyu araştıracağına dair plan yapmıştı ama hiç araştırmamıştı. Çünkü işe vardığında ve uykusu tam olarak açıldığında, sabahki bu düşüncelerini gereksiz buluyordu.
Az uyuduğundan mıdır, sabahları gözlerini ilk açtığında ya da açmaya çalıştığında böyle, sonradan kendisine gereksiz gelen düşünceler dolduruyordu kafasını ve eğer o düşüncelere çok kaptırırsa kendini tekrar uykuya dalıyordu ve tabi bu da servisi kaçırmasına sebep oluyordu. Neyse ki bu sabah daha fazla düşüncelere dalmadan yataktan kalkması gerektiğini anladı.
Çevresini daha net görebilecek kadar uyandığında bulutlu bir sonbahar sabahının, güneşliğin altından odasını aydınlattığını gördü. Kış, dolayısıyla da karanlık sabahlar daha gelmemişti. Ama bu kırık sonbahar güneşi onun içini aydınlatacak güce de sahip değildi. Bütün bir Pazar günü boyunca şirkette fazla mesai yapmış ve şimdi de yeni bir haftaya uyanıyordu. Ama daha bir önceki haftayı bitirememişti ki yenisine başlasın. Bu kaçıncı bitmeyen haftaydı, o da hatırlamıyordu.
Sürünerek yatağından çıkarken çenesinin ağrıdığını fark etti. Uzun süredir yoğun tempoda ve stresli bir şekilde çalıştığı için istemsiz olarak dişlerini sıkıyordu. Bir an için derin bir nefes alıp, güneşliği açarken rahatlamaya çalıştı ama pek başarılı olamadı. Zaten olamayacağını da biliyordu baştan. Eliyle çenesi ovalarken Cuma sabahından bu yana uzayan sakallarını fark etti. Saate baktı, saat 7’yi 21 geçiyordu. Tıraş olmak için bir an evvel banyonun yolunu tutmalıydı. Yoksa yine servise koşarak gitmek zorunda kalacaktı ve sabah sabah daha vücudundaki hiçbir kas açılmamışken bunu yapmaktan nefret ediyordu. Çünkü böyle durumlarda servise vardığında nefesi kesilmiş ve bacakları yanar bir halde servisteki koltuğa oturuyordu. Hayır, bu sabah o sabahlardan olmayacaktı.
Aynanın karşısına geçtiğinde dişlerini sıkmaktan ekşimiş yüzünü inceledi. Saçlarında artık varlıklarını çok da sallamadığı beyaz telleri gördü. Sonra yaşından büyük gösterdiğini söyleyenleri hatırladı. Olgun görünmek belki de iyidir diye avuttu kendini ve tıraş jeline uzandı. Köpüğü yüzüne yayarken bıyıklarını sona bıraktı. Bir süre bıyıklı halini inceledi. Acaba ileride bir gün bıyık bırakabilecek miydi? Şirket izin vermiyordu, belki de askere gitmek için işten ayrıldığında bırakırım diye düşündü. Ama o zaman zarfının da en fazla bir ay süreceğini kestirip bu hayalinden vazgeçmesi gerektiğini kendine hatırlattı ve köpükle bıyığını kapatıp ilk olarak oradan başladı tıraşa. Derken kol saatini banyoya getirmediğini fark etti ve odasından saati alıp görebileceği bir yere koydu. Bir alışkanlık edinmişti küçükken, hala bırakamıyordu. Hala saat gözünün önünde olursa, dakikaları izlerse zamanın daha yavaş akacağına ya da işlerini daha kısa sürede yetiştireceğine inanıyordu.
Sakal tıraşını bitirip, lenslerini taktığında saçlarını düzeltmek için geriye yalnızca iki dakikası kalmıştı. Hemen elini biraz ıslatıp arkada havaya dikilmiş bölümlerin üstüne bastırdı. Bir yandan saçlarını yatıştırmaya çalışırken bir yandan da aynadan gözüne giren ışığa karşı koymaya çalışıyordu. Aynanın tam karşısına ve biraz yukarıya, banyonun yan duvarına koyulan lambanın manasını bir türlü çözemiyordu. Her sabah, gözleri lense alışmaya çalışırken ve daha zar zor açılırken bu lambadan yayılan ışık huzmeleriyle kör oluyordu. Tabi iyice görememeye başlayınca saçlarındaki başka kalkık bölümleri kaçırıp sokağa dağılmış bir kafayla çıkıyordu.
Saat 7.46. Neyse ki koşmasına gerek kalmamıştı. Üstünü giyinip apartmandan çıktığında yeni tıraş olmuş yüzü, hafif esen rüzgârdan dolayı üşüyordu. Sonra ana caddeye doğru yürümeye başladı. Elli metre ilerideki büyük camekânlı elektrikçinin önünden geçerken yansımasını inceledi. Şıklığında bir sorun yoktu, takım elbise giymeyi seviyordu sonuçta. Ama tabi sonra saçlarını fark etti. Sabahları şu saçlarına biraz daha zaman ayırabilmeyi diledi. Her tarafı birbirine karışmıştı yine.
Servisin beklendiği yere geldiğinde kendini zorladı ve orada olanlara, çok da duyulabilir olmayan bir şekilde de olsa “Günaydın” diyebildi. Servisten sadece bir kızla muhabbeti vardı, o da bugün ortalarda yoktu. Diğerleriyle de pek hoşlaşmıyordu. Ya da öyle sanıyordu. Sonuçta hiçbiriyle servis dışında bir ortak paydası yoktu ve bu gidişle olacak gibi de değildi. Neyse ki o soğuk ortam daha fazla sürmeden servis geldi.
Servise bindiğinde küçük bir göz ucuyla bile, yer var mı diye arka taraflara doğru bakmadı. Bindiği servis, otobüsten küçük Ford Transit minibüslerden büyük bir araçtı ama ne hikmetse çok az boş yer kalıyordu. Kerem de kimseyle muhatap olmamak için, en önde, neredeyse ön cama bitişik tekli koltuğa oturuyordu. Neyse ki bacakları zor da olsa sığıyordu oraya. O pozisyondayken bir tek uyumak istese sorun olabilirdi ama sabahları uyumuyordu zaten. Sabahları onun kitap okuma vaktiydi. Uyumayı, nadir mesaiye kalmadığı zamanlarda akşam altı buçuk servisine bindiğinde iki kişilik bir yere kıvrılıp yapıyordu. Hem ayrıca sabah iyice uyandıktan sonra uyumaya alışık değildi. Sürekli bölünen bir uyku onun için gün boyu baş ağrısı demekti.
Servise biner binmez okumaya başlamıyordu. Bindikten sonra, servis son iki duraktan da kalanları alana kadar bekliyordu. Bu zaman zarfında arabanın sarsıntılarına alıştırıyordu kendini ve böylelikle kitap okurken midesi bulanmıyordu. Çobançeşme’deki trafik ışıklarında durduklarında ki kesin kırmızıya denk geliyorlardı o ışıkta, kitap okumaya başlıyordu ve o ondan itibaren kopuyordu tüm hayattan. Sanki başka bir âleme geçiyordu. Kitapta anlatılanları yaşıyor, oradaki karakterlerden biri oluyordu. Servis şirkete vardığında ise son yarım saat boyunca iş-güç, sinir-stres ve uykusuzluk dışında bir şeyler de hissedebildiğini anlayıp hafif de olsa yüzüne bir gülümseme yerleştirebiliyordu. Masasına doğru giderken de, şu kitaplar da olmasa, nasıl olurdu hayat diye düşünmeden edemiyordu...

20 Eylül 2009 Pazar

Geçmiş Yazılar - I

CEMİL KAVUKÇU - BAŞKASININ RÜYALARI
Trajik karakterler konu olmuştur Cemil Kavukçu'nun Başkasının Rüyaları isimli öykü kitabına. Hepsinin üstünde bir baskı, bir sıkıntı vardır ve bunlardan kurtulmak için kaçmayı, uzaklara gitmeyi düşlerler. Çünkü ancak orada bulacaklarına inanırlar mutlak mutluluğu.
Bu karakterlerden en göze çarpanı, kuşkusuz "Abla"dır. Bu kişi ve yaşadıkları; Rüya, Ablam, Solgun ve Düğün adlı öykülere ya direkt olarak konu olmuş ya da bu öykülerde kısmen anlatılmıştır. Hep yazarın (kardeşin) gözünden anlatılan Abla'nın en yakın olduğu kimseler yakın çevrede oturan iki arkadaşı ve küçük kardeşidir. Abla, kısa ömrünün büyük bölümünü sevgilisine kavuşmak ümidiyle geçirmiştir ve bu hayalini üstü kapalı da olsa kardeşi ile sürekli paylaşmıştır. "Rüya" adlı öyküde ana karaktere, öğle uykularından önce ablasının anlattığı masallara dikkat edecek olursak, ablanın en çok motosikletiyle uzun bir yolculuğa çıkan, binbir güçlükler atlattıktan, bütün zorlukları yendikten sonra peri annenin kızıyla evlenmeyi hak eden adamın masalını sevdiğini görürüz. Buradaki motosikletli adam, Abla'nın sevdiği Nam Kadir olup, yenilen güçlükler ve zorluklar da aile baskısıdır. Evde bulunan ve bu konuda çok sert ve taviz vermez bir tavra sahip olan baba ve abi karakterleri, ailenin adına leke sürülmesin, Müşerref (Abla) halıcının kopuk oğlu diye anılan adam yerine durumu çok daha iyi olan biriyle evlensin istemektedirler. Hatta birçok kez abla bu konu yüzünden evde babasından ve abisinden dayak yemiştir.
Aynı evde bulunan yazar da ablasıyla ilgili bütün bu olanları görmekte ve yapılanlardan çok etkilenmektedir. Ablasının ona anlattığı masallardaki uzaklara kaçma, bu sıkıntılı hayattan kurtulma olguları yazarın bilinç altına yerleşmiş, kurduğu hayaller ve gördüğü rüyalar bunlara göre şekillenmeye başlamıştır. Nitekim yine ablasının, abisi tarafından dövüldüğü bir gece yazar rüyasında, Nam Kadir'e ait olan kırmızı motosikletle, ablasını alıp uzaklara götürdüğünü görmüştür. Yazarın tek istediği, ablasının o çok beğendiği gülümsemesini görmek, ona ömrünün sonuna dek mutlu olacağı bir hayat sunabilmekdir. Ama bu umut ne yazık ki gerçekleşememiştir. Nam Kadir, yazarın abisi tarafından sokak ortasında dövüldükten sonra bir daha hiç görülmemiş, orayı terk etmiştir. Ama bu gidişle birlikte Müşerref'i de manevi anlamda yanında götürmüştür. O günden sonra abla, aslında göremeyeceğini bile bile Nam Kadir'i hep beklemiştir. Gün geçtikçe ölen duyguları ve kaybolan hayalleri yüzünden, yaşadığı dünyadan da kopmuştur. Çoğu da bunu bir hastalık, bir delirme belirtisi olarak görmektedir.
Yazara göre, bu kötü sonun tek sebebi, abla üzerindeki çevre baskısıdır. Aile, Nam Kadir olayını itibar meselesi yapıp bu birlikteliği Müşerrefin'in mutluluğunu hiçe sayarak var gücüyle engellemektedir. "Solgun" adlı hikayede yazarın bu konu hakkındaki bir sözü her şeyi açık bir biçimde ortaya koymaktadır. "Bütün yaşamlar millet ya da elalem denen o görünmeyen güce yaranmak için harcanıyor buralarda." diyen yazar, ablasının duygusal ölümünün sebeplerini vurguluyor. Yine aynı öyküde bahsedilen ablanın ölüm şekli de önemli. Müşerref, bir yere gidiyormuş gibi hazırlanıp camdan düşmüş. Kuşkusuz, bu da kaçmak, uzaklara gitmek için yapılan bir harekettir. Yazar, ailesi içinde en yakın olduğu , en çok değer verdiği ablasının ölümüne çok üzülmekte, ona mutlu bir hayat veremdiği için iç dünyasında bir ıstırap çekmektedir.
"Düğün" adlı öykü de işte burada ortaya çıkıyor. Öyküde geçen olayların tamamı, yazarın, ablasına vermek istediği mutlu hayatı simgeliyor. Her şey çok güzel, herkes çok mutlu. Yazarın halaları, çok zor beğenen elalemi simgeliyor; fakat bu öyküde onlar bile beğenilmeyecek bir şey bulamıyorlar. Yazarın abisiyle arası iyi. Müzik olarak Samanyolu çalıyor ve bu düğün sayesinde parçanın bir bölümünde geçen ve Müşeffer'in en büyük hayali olan "Uzaklara kaçıversek seninle biz" dizesi gerçek oluyor. Öykünün sonuna doğru yazar ile Nam Kadir arasında geçen konuşmada, Nam Kadir yazara, düğünden sonra ablasıyla birlikte o kırmızı motosiklete binip uzaklara gideceklerini söylüyor ki, bu da, gerçekleşmesi ümidiyle yanıp tutuşulan hayalin ta kendisi. Görüldüğü gibi, rüyasında bile olsa, hayal bile osa, yazar ablasının mutlu olduğunu görmüştür.
Sonuç olarak, Cemil Kavukçu, öykülerinde önce trajik bir karakter olan Abla'yı yaratmış, ona olan yoğun sevgisini ifade etmiş ve daha sonra da Abla'nın çektiği sıkıntıları ve hayallerini, kendisinin üzerinde bıraktığı izlerle birlikte anlatmıştır. Bu izler yazarda derin yaralar şeklindedir ve "Düğün" isimli öykü de Abla'nın mutluluğunu görmek yoluyla bu yaralardan bir nebze olsun kaçmak, uzaklaşmak için yazılmıştır.

5 Eylül 2009 Cumartesi

Bıraktım...

Tatili, gezmeyi, motorumla dolaşmayı bıraktım...
Spor yapmayı, düzenli beslenmeyi, hayatıma dikkat etmeyi bıraktım...
Plan yapmayı, geleceği düşünmeyi, hayal kurmayı bıraktım...
Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, yazmayı bıraktım...
Konuşmayı, dinlemeyi, gülmeyi bıraktım...

Tüm bunları yapamadığıma sürekli üzülmektense, onları hiç dilememeyi seçiyorum artık. Hayatın tekdüze, hiç başka bir yönden esmeyen sıkıcı rüzgarına bıraktım kendimi.

N'olur biri gelsin artık, kurtarsın beni...

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Son üç gece...

Bu gece yalnızım, son bir ay olduğu gibi. Ama ne çabuk geçmiş o bir ay. Farkında olamadım bile. Uzun bir süre bekledim, bekledim de ne oldu. Bir anda geçmiş zaman. Yalnızlığıma kavuşacağım günü beklerken üşengeç ve tembel olan akrep ve yelkovan, en olmadık yerde koşmuş da koşmuş. Yalnız olunca bir çok sıkıntımı ve derdimi tatile gönderirken zamanı da takip etmeyi bırakmışım.

Son üç gece...
Müzikle ve Kuleli Askeri Lisesi manzarasını oluşturma çabalarımla geçecek. Resim değil yaptığım, puzzle. Ama resim yapamayanlar için güzel bir icat değil midir? Sonunda çıkan eserde benim de katkım bulunmuş olacak. Duvarda gördüğümde "Ben uğraştım, ben tamamladım." diyebileceğim.

İşin müzik kısmıysa biraz melankoniye sürüklemeye başladı. Funda Arar'ın sesi, arka planda dinlerken içine işliyor insanın. Bilinçaltına yerleşiyor ve de doğal olarak insanın modunu değiştiriyor.

Kendimle kalabildiğim, kendimi duyabildiğim, kendimi hissedebildiğim son üç gece.

Daha az uyku uyuyup daha fazla alkol mu alsam?

26 Mayıs 2009 Salı

Cevapsız Sorular

Birden ay ışığını kesti
Bir de sen çok değiştin
Yaşananlar hiç yaşanmamış gibi
Söylenenler hiç söylenmemiş gibi

Bir de sen karşıma geçtin
Başka biri var bir var dedin
İnanamadım bittiğine
İnanamadım gittiğine

Ne sen baktın ardına ne ben
Hep ayrı yollarda yürüdük
Sustu bu gece karardı yine ay
Kaldı geriye cevapsız sorular
Uyandığında onu ilk kim görecek
Bıraktığım düşü kim büyütecek

Her sabah kaybolup giden
Bir rüya gibi oldun artık
Geceleri beni bekleyen
Gündüzlerimi zehir eden

Ne sen baktın ardına ne ben
Hep ayrı yollarda yürüdük
Sustu bu gece karardı yine ay
Kaldı geriye cevapsız sorular
Uyandığında onu ilk kim görecek
Bıraktığım düşü kim büyütecek


Manga

24 Mayıs 2009 Pazar

Merhaba ve İyi geceler

Büyük güne 3-4 gün kala başladım onu rüyalarımda görmeye. Dışımdan çok belli etmesemde aslında çok heyecanlıyım. Uzun zaman sonra ilk defa karşısına çıkacağım. Rüyalarımda yaptığım provalar işe yarar diye umuyorum. En şık halime bürünüyorum, kendime güvenimi de ceplerime dolduruyorum. Ama yine de tek başıma gitmeye çekiniyorum. En azından birkaç yakın arkadaş daha gelsin diye bekliyorum.

Ve sonunda el sıkışıyoruz.

"Merhaba Gürhan'cım..."

Hava soğuk değil ve neredeyse 1 saattir dışarıda olmama rağmen ilk kez o an tüm rüzgarı içimde hissediyorum. Sonra bir yer bulup oturuyorum. Aslında aramızda 3 metre var ama yine de bir yıldız kadar uzak bana.

Yaptığımız tekne turu, boğazın tüm güzelliklerini sergiliyor bize. Yanımda Barış sağolsun. Hiç yalnız bırakmıyor beni. Ve şarap tabii. Daha sonra biraz daha uyuşmak için rakı geliyor yardıma. Sohbet güzel, insanlar eğleniyor, herkes mutlu. O da mutlu herkes gibi. Onun da hayatı devam ediyor herkes gibi.

Zaman ilerliyor, tekne turu bitiyor, artık gitme zamanı. Bir kez daha el sıkışıyoruz. Ellerini hissedemiyorum. Bana bakıp bakmadığını bile anlayamıyorum. Tüm gece boyunca da hiç göz göze gelmedik. Yok olmuş, gitmişiz birbirimizin hayatından.

Ben o gece o teknedeydim onunla. O, ne yalnızdı ne de üzgün. Sadece mutluydu. Umarım hep de öyle olur.

"İyi geceler Gürhan'cım..."

15 Mayıs 2009 Cuma

Suskun

Ben de bir suskun olmak istiyorum.
Suskun nedir? Duyulmayan mı?
Hayır değil.
Duyulan ama konuşmayan.
İnsan karşısındakine bir şey anlatmak için konuşmak zorunda değil illa ki.
Bir bakış, bir his yeter bazen.

Sorsalardı, müziği seçerdim.
Onunla her şeyi anlatabilirim çünkü.
Hiç konuşmayayım, sadece notalar duyulsun benden.
Duyguların en içteni, en safı var orada bence.

Enstrüman önemli değil, o bir araç sadece.
Klarnet, gitar, bağlama ya da piyano.
Gönlümden gelen sesi çıkarabilsin yeter.

İşte o zaman ancak ötesine geçebilirim her şeyin.
İşte o zaman ancak becerebilirim takmamayı.

İşte o zaman ancak,

başarabilirim unutmayı...

12 Mayıs 2009 Salı

Yeni bir gün

Dün kötü bir gün geçirdim. Şansımı bir yerlerde kaybetmiş gibiydim. Neye el atsam elimde kalıyordu.

Güneşli bir gün olmasına rağmen pazartesi sendromuna mı kapıldım acaba? Bilmiyorum. Ama bugünden ümitliyim.

Salı günü de benden ümitli acaba?

5 Mayıs 2009 Salı

Bana kitap okuyan ses

İşe giderken servis kullanmanın o kadar çok faydası var ki. Kendi özel arabanla gitsen çok daha fazla yorulursun, çok daha rahatsız olursun. Sürekli aynaları ve diğer arabaları kontrol et, yoldaki kasislere dikkat, trafikte dur-kalk yap ve sabah sabah tüm bunların getirdiği stres doldursun beynini. Güne ne güzel bir başlangıç.
Toplu taşıma araçları desen, onların da iş vakitleri ne kadar dolu olduğunu hepimiz biliyoruz.
Tabi servis kullanmanın benim için ayrı bir yeri daha var. Sabah ve akşamları yolda geçirdiğim o yarım saat kırk beş dakika kitap okuyabiliyorum. Kafamı belki de bir tek günün o saatlerinde tam olarak boşaltabiliyorum. Kendimi yazarın yönetimine bırakıyorum ve o nereye isterse ben de onunla beraber oraya uçuyorum. Her iş günü bana böyle bir zevki yaşattığı için servisime şükrediyorum.
Yalnız geçenlerde kitap okurken bir şey farkettim. Satırları parmağımla takip eden ya da ses çıkarmadan da olsa dudaklarını kıpırdatan biri değilim. Tamamiyle içimden okurum. Ama bu aralar sanki kitabı ben okumuyormuşum da içim bana okuyormuş gibi geldi.
Aslında fikir şuradan çıktı. Şu sıralar elimde Amin Maalouf'un "Doğu'nun Limanları" isimli kitabı var ve bu kitabın çevirmeni Saadet Özen. Kendisiyle şirketin yaptığı bir kültür gezisinde tanışma fırsatı buldum. Benden önce onunla geziye gidenlerden övgü dolu sözler duyduktan sonra ben de, yaptığı rehberlik açısından kendisine hayran kalmıştım. Saadet Hanım bu konuda bir uzman ve o kadar güzel anlatıyor ki, sıkılmadan sabaha kadar dinleyebilirsiniz. Bu kitabın başında da, Amin Maalouf'unkinin yanında onun da kısa özgeçmişini vermişler. Ben bu özgeçmişi okuyup hemen ardından kitabın ilk satırlarına geçtiğimde, sanki kelimeleri onun sesinden duyar gibi oldum. Sanki bir gezideymişiz ve hikayeyi bana o anlatıyormuş gibi geldi. Böyle bir şey başıma hiç gelmediğinden garipsedim ilk başta ama çok daha hoşuma gitti.
Sonraları, doğal olarak, Saadet Hanım'ın etkisinden kurtulup tekrar normal okuma stilime dönüş yapmışım. Kitabın başlarında hissettiklerim aklıma geldiğindeyse hemen kendi kendime kulak kesilip, kitabı o an kimin sesinden dinlediğime odaklandım. Hayır, bu ben değildim. İşin garibi bu hiç kimse değildi, olamazdı da. Çünkü ortada bir ses yoktu. Ama sanki gerçekten birisi konuşuyor gibi hissediyordum.
İşte bu noktada düşündüm "biz kitap okurken aslında içimiz bize kitabı anlatıyor galiba" diye. Aslında durumu daha da ileriye götürdüğümüzde birçok iyi yazarın kitabını okurken sadece ses duymak değil aslında olayların geçtiği mekanları da izliyor olabiliriz. Hatta belki de beynimiz, karakterlerin hepsine farklı sesler atıyordur. Biz de onları o seslerle tanıyor, o seslerle simgeleştiriyoruz. Ama tüm bunlar benim zihnimde kilit altında durmakta. Onları iyice ayrıştırıp gerçek seslerle eşleştirmeye çalıştığımda sesler kayboluyor bir anda. Belki de kitap, bu yolla bizi kendi dünyasında kalmaya zorluyor ve okurken onu hakikaten yaşamamıza neden oluyor.
Serviste tek oturuyorum, gerçek olan kimseyle muhabbet etmiyorum ama yalnız değilim, çünkü kitabım yanımdaysa, bana onu okuyan ses de hep yanımda...

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Gelişli'de gri bir gün

Başlığın griliğine aldırmayın. Havada bulut ve yağmur kokusu var diye gri yazdım. Aslında güzel bir tatil günüydü benim için. Ailemle Sarıyer Rumeli Kavağı'ndayız. Karşımıza çıkan ilk restauranta girdik. Kendinizi boğazın üzerinde hissettiğiniz bu yerin adı Gelişli Restaurant.
Yazlık ve kışlık (açık/kapalı) bölümleri olan büyükçe bir yer burası. Birçok çeşit lezzetli balık da bulunmakta. Ortam boş değil ama sessiz sakin. Gelenler de kafa dinlemeye gelmiş, belli. Önce bir ufak rakı söyledik babamla. Sonra haydari, patlıcan kızartma, salata ve son zamanlarda yemeden duramadığım kalamar tavamız geldi ortaya. Kadehleri tokuştururken bir yandan çinekop'larımız tavada kızarıyordu diğer yandan da hayran olduğum kuru yük gemileri boğazdan akıp gidiyordu. Şimdi bile yazarken "Of be!" diyorum içimden, "Ne güzel hayat!".
Fiyatlar, manzara ve lezzet göz önünde bulundurulduğunda normal gibi. 30-40 lira arası. Tabi mezelerden, meyvelerden falan kaçınmazsanız böyle. Balıklar da çok lezzetli bu arada.
Mekan sahipleri Trabzon'luymuş. Karadenizli olmanın verdiği hemşerilik hissiyle oradaki garsonlardan biriyle bir süre sohbet ettik. Anlattığına göre yol boyunca bulunan mekanların birçoğunda da Trabzonlular varmış. Zaten Sarıyer halkının bir önemli bir bölümü de Karadenizli.
Mekandan çıkmaya hazırlanırken yağmur başladı. Önce manzaranın, rakının, balığın ve muhabbetin verdiği huzur sonra da yağan yağmurun verdiği yıkanmışlık hissi... Çok güzel zaman geçirdik Gelişli'de. Kafam bozulduğunda ilk adreslerimden oldu orası artık.

Devrim Arabaları

Önce şirketten 1-2 Mayıs'a eğitim koydular. Sonra 1 Mayıs resmi tatil ilan edildi. Ben de söylendim kendi kendime herkes tatil yaparken ben cuma cumartesi çalışacağım diye. Neyse ki 1 Mayıs'a birkaç gün kala bizim eğitimi de iptal ettiler de ben de 3 günlük tatile sahip oldum.
İşçi Bayramı sebebiyle Devrim Arabaları filmi yeniden vizyon'a girmiş. Annemle babamla ne zamandır sinemaya gitmiyoruz, en güzel fırsat bu fırsattır dedim ve ben de kaçırdığıma zaten üzüldüğüm için bu filme gitmek istedim. İyi ki de gitmişiz çünkü çok güzel bir filmdi. Oyuncular zaten başarılı insanlar. Onları ayrı ayrı anlatmaya gerek yok. Ama filmin insan üstünde bıraktığı etkiden biraz olsun söz etmek lazım. En azından benim üzerimdeki çok fazlaydı.
Bir mühendis olarak, o tarihlerde mühendisliğin toplum içindeki yerine çok imrendim. Şimdi hem mühendis sayısı çok fazla hem de okuma koşulları eskiye göre çok kolay olduğundan mühendislik eski ihtişamını tamamiyle kaybetmiş diyebiliriz. Yine ben dahil çoğu mühendis de mühendislik işi yapmıyor hayatında. O zamanlar mühendis olabilmek için şimdikinden kat kat fazla çalışmak gerekiyordu ki o koşullar düşünüldüğünde bunu başarabilmek için çok büyük bir azim gerekiyor.
Oradaki bir grup insan da bu azme ve hırsa sahip insanlardı. Zamanın az, tecrübenin eksik ve yan sanayiinin yetersiz olması onları durduramazdı. Denemekten vazgeçmezlerdi hiç. Günlerini gecelerine katıp çalışırlar, eşlerinden dostlarından uzak kalırlar ama yine de işlerini en iyi şekilde bitirmeye uğraşırlardı.
Film boyunca oradaki insanların çalışmalarını izlerken, üniversite yıllarımda proje-sınav zamanlarındaki sabahlamalarımın aslında ne kadar küçük şeyler olduğunu farkettim. 24 saati aşan çalışmalar, farkında olmadan dişlerini sıkarak dolaşmak, ne yediğini ne içtiğini bilmemek, yaşamadığım şeyler değil bunlar. Ama tüm bunları yaparken ulaşmak istediğimiz gayeye bakınca, insan aradaki farkı net bir şekilde görebiliyor.
Film aynı zamanda, ülkemizin üretim ve sanayii politikasına da sürekli göndermelerde bulunuyor. Gücünün son damlasına kadar çalışan insanların yoluna taş koymak için birbirleriyle yarışan bürokrasi var sahnede. İnsanın o zamanlara dönüp araba imalatında çalışan gruba yardım edesi geliyor, onları engelleyen bürokraksiye karşı koyası geliyor ama tabi o zaman yaşayanlar yapamadığı gibi siz de hiçbir şey yapamıyorsunuz.
Sonuç olarak da yüreğinizde bir burukluk, bir acı ile adı Devrim olan bir arabanın Türkiye'de asla yürümeyeceğini izliyorsunuz.

19 Nisan 2009 Pazar

Güneşli bir Pazar gününün getirdikleri

Uyandığımda ilk işim güneşliği çekip havayı kontrol etmek oldu. Camı aralar aralamaz mavi gökyüzü ve parlak güneşi gördüm ve hemen hazırlanmaya koyuldum. Çabucak çıkıp motoruma atladım. Güneş henüz tepeye gelmemiş, havada hafif ama çok güzel bir serinlik var. Motorumla portakal yokuşundan Ortaköy'e indim, oradan da Bebek'e doğru yola koyuldum. Havanın güzelliğinin, boğazın eşsiz manzarasının tabii ki de birçok insan farkında olduğunda kalabalık bir sahil yoluyla karşılaşıyorum. Ama bu kalabalık insan kalabalığı, trafik yok henüz.
Kale Kafe'de yapacağız kahvaltıyı, Rumeli Hisarı'nı geçer geçmez. Mekana varınca deniz kenarındaki kaldırıma park ettim motorumu ve beklemeye başladım. Ama her yer çok kalabalık olduğundan bir sonraki değil, daha da ilerideki Kale Kafe'ye oturabildik ancak. Kale Kafe de, Starbucks vari bir hareket yapmış, adım başı mekan açmışlar.
Neredeyse iki buçuk saat kahvaltı yaptık. Zaten pazar kahvaltısı dediğin böyle olur. Sonra oradan çıkıp iş yoluna koyuldum. İlk defa çevre yolunu, TEM'i, kullanacağım için biraz tedirgindim. Okulun yanından Tem'e çıktım ve dikkat kesilerek yol almaya başladım. Ama etrafa uyum sağlamak için benim de hızlı gitmem gerekiyordu ve açıkçası düz ve kalabalık bir yolda, 90-130 km/saat hızda gitmenin hiç de keyif vermediğini gördüm. Motosikletin en keyifli olduğu zamanlar Kilyos yolu gibi hafif virajlı ve daha sakin yollar. Bundan sonra, mecbur kalmadıkça Tem'i kullanmam.
E5 mi, Allah korusun!

18 Nisan 2009 Cumartesi

Feraye

Aynı isimli şarkıdan mıdır nedir, Feraya ismi bana hep, ancak böyle çok bir karizmatik, çok bir hayran olunası gelmiştir. Hiç Feraye isminde bir arkadaşım olmadı. O nedenle bu varsayımım doğru mu değil mi bilmiyorum.
Taksim'deki Feraye Restaurant'a duyduğum sevginin bir sebebi de bu isim. Diğer neden de Selim Sesler ve grubunun orada çalması.
Fasılı oldum olası sevmişimdir zaten ama diğer meyhanelerde sürekli para isteyip, verdiğiniz parayı beğenmeyen, iki dakika çalıp giden çalgıcılar da, burnundan getiriyor insanın. Ama Feraye'de durum böyle değil. Grup sabit, bu yüzden gece boyunca fasıla dahil oluyorsunuz. Çalanlar da, başta Selim Sesler olmak üzere çok başarılı insanlar. Doğal olarak müziğin kalitesi çok iyi. Yalnız, söyleyen birisi yok. Bazı parçalarda insan bir solist arıyor aslında ama genelde konuklar eşlik ediyor şarkılara. Oynak parçalarda da baya eğleniyorsunuz.
Perşembe ve Cumartesi geceleri çıkıyor Selim Sesler'in grubu. Özellikle Cumartesi gidilecekse rezervasyon şart. Fix menü dışında pek tercih etmiyorlar. Zaten fix menü almazsanız, bar bölümünde, taburelerde oturuyorsunuz ki o da çok manalı olmuyor açıkçası. Bunların dışında, ücret ortalamanın biraz üstünde ama gece boyunca mezeler, ara sıcaklar, ana yemekler ve sınırsız içki derken, önünüz hiç boş kalmıyor.
Ben doğum günümü orada yaptım, çok keyifli, çok eğlenceli oldu. Yalnız bunda gelen canım arkadaşlarımın da çok büyük etkisi var tabi.
Sonuç olarak, eğlenmeyi seven bir grubunuz varsa, kesinlikle tavsiye edilecek bir mekan.

Okulumu özlemişim

Bugün öğleden sonra, havanın da güzel olmasıya attım kendimi dışarı. Motorumla tabii ki de. Önce okulda basket oynadık, sonra da güney çimlere indik. Okulumu gerçekten çok özlemişim. Orada olmak harika bir şeydi. Yemek yerken rahatsız eden kedileri bile özlemişim. Manzara, çarşı kantin, çimler, yokuş hepsi çok güzeldi.

Ayrıca bugün Egemen'e de rastladım okulda. Sonra Birkan'ı da çağırdık. Çok uzun zaman olmuştu görüşmeyeli. Çok iyi oldu.

Bundan sonra mümkün olduğunca gideceğim okula. Hem Birkan'ın Egemen'in yanına, hem de çimlerde uzanmaya.

Motor kullanmak da cabası. :)

12 Nisan 2009 Pazar

Bir hayal gerçek oldu


Buradan Mert Bey'e, binlerce teşekkür. Yarın şirkette de edeceğim. Onun sayesinde girdiğim ortamı anlatmak için kelimeler yetmez ama, hadi bir deneyelim...
İki çeşit kabak kemane. Biri uzun biri kısa. Uzun olanı yabancı bir kız çalıyor ama kız bizim makamları ve peşrevleri isimleriyle beraber öğrenmiş. Harika çalıyor. Ben Türkçe konuşurken arada söylediğim "Hicaz Peşrevi" lafını bile çözdü anında. Kısa olan enstrümanın ismi de Kabak Kemane mi bilmiyorum ama onu çalan da insanın gönül teline dokunuyor direk. Onların karşısında bir ud üstâd'ı. Profosyonel bir kariyeri de olan bir insan. Tüm bunların yanında ise hepsi ayrı birer usta olan dört vurmalı çalgıcısı. Doğal olarak ben çekingen davranıyorum ve ilk başta sadece dinlemekle yetiniyorum. Ama bir gözüm sürekli klarnetimin çantasında. Bir dayanıyorum, iki dayanıyorum ama sonunda ne kaybederim deyip enstrümanımı hazırlıyorum. Benim klarneti görünce, çalan grupta da meraklı gözler görüyorum. Yine ne olur ne olmaz diye sesimi çok açmadan sadece onların çaldığı sesleri bulmaya çalışıyorum ama galiba beni yavaş yavaş duyuyorlar ki sonra durup beni ortalarına davet ediyorlar. Beni çok büyük bir heyecan dalgası sarıyor tabi. Böyle mükemmel bir grubun merkezine yerleşiyorum ve herkes benden bir giriş yapmamı bekliyor...

İşte o an "hicaz peşrev" çıkıyor iki dudağımın arasından. Büyük bir heyecanla giriyorum parçaya. Diğer müzisyenler anında uyuyorlar benim çaldığım notaya tabi. Komalarda hata yapıyorum ama insanların bakışlarından göze batmadığını da görüyorum. O parçanın bitiminde hemen ara vermeden "Duydum ki unutmuşsun" ve "O ağacın altını" şarkılarını giriyorlar. Burada bile bir incelik var, hem hicaz makamında devam etmiş oluyoruz hem de benim çalabileceğim, nispeten kolay parçalarla devam ediyoruz. Sonra, artık çok yavaşladığımız için, ve yine benden maalesef, hızlı bir parça bekliyorlar. Şükür ki Nihavend Longa var. Ama niyeyse ben de biraz fazla hızlı giriyorum parçaya. Ama öyle sesler öyle güzel oluyor ki onlarla beraber çalınca, bir ara şarkının ortasında, zorla da olsa Nihavend Taksim bile yapıyorum. :)

Böyle bir grupla beraber çalmak benim için hayal gibi bir şeydi ama şimdi bu gerçek oldu. Tekrar çok teşekkürler Mert Bey. Devamını merakla bekliyorum.

8 Nisan 2009 Çarşamba

İşyerinde

Bu, blog'uma işyerinde yazdığım ilk yazı. Garip duygular içindeyim. Olayı iki farklı bakış açısından incelersek birbirine tamamiyle zıt iki sonuç çıkıyor ortaya.

1) İşyerinde sadece çalışmıyorum, kendime de zaman ayırabiliyorum. Ayrıca blogspot'a giriş yapıp yazı ekleyebiliyorum.
2) Bu saatte iş yerinde ne işim var? Tüm gün oturduğum sıkıcı masada kendime zaman ayırsam, blog yazsam ne olur sanki?

İkincinin doğruluk payı sanki daha yüksek.:( Aslında yazma şansım da olmazdı da, eve gitmeden önce az bir zaman boş kaldım. Elimdeki milyonla işten yalnızca bir tanesini belirli bir noktaya kadar getirdim. Bundan sonraki adım da kısa sürede bitebilecek bir şey olmadığından, orasını yarına bırakıyorum.

Düşünüyorum da, şimdi her şey elektronik ortama aktarıldı ve yaptığımız işin kendisi, aslında fiziksel olarak görülemeyecek, elle tutulamayacak bir durumda. Hal böyle olunca, başımda yığınla iş de olsa, boş da olsam masamın görüntüsü hep aynı kalıyor. Belki eskiden olduğu gibi işler dosyalar şeklinde masanın üstünde dağ gibi birikse ve biz onları erittikçe dosyaları masamızdan kaldırıp atsak, daha keyifli olmaz mıydı?

Not: Bilgisayarımın masaüstü, yoğun olduğum zamanlarda dolup taşıyor ama işler bittiğinde orayı temizlemek, gerçek bir dosya temizliği kadar keyif vermiyor be.

5 Nisan 2009 Pazar

Dün Gece

Bu sefer durum biraz farklı. Enstrümanım yanımda değil. Sözcüklerden başka mühimmatım yok. Onları da taramalı gibi bir anda harcamak istemiyorum. Sonuç olarak, her şey güzel gitsin istiyorum...
Fena başlamıyor gece, asansörün çalışmayan düğmesi sayesinde doğru katı buluyorum ilk denememde. Sonra arkadaşların yanına geçiyorum. Bahara aldanıp ince giyindiğimden, yolda çok üşüyorum ama bereket ki çok sıcak karşılanıyorum. Soğuğun vücumdaki etkileri kayboluyor hızla, sandalyeme oturduğumda her şey tamamiyle normale dönmüş durumda ya da en azından ben öyle sanıyorum...
Mekanın adı, aynı zamanda ilk iki paragrafımın da bitirici işareti olan "Üç Nokta". Sakin bir müzik, boğaz manzarası, sıkış tıkış olmayan masalar. İlk intiba güzel. Herkes yemek siparişini vermiş, benimki biraz geç gelecek belli ama sağolsun İlke (Not: Hoşgeldin İlke :) ) bana bir ordövr tabağı hazırlıyor ekmeğin üstüne. Kimine göre ana yemekler biraz hafif tutulmuş gibi görünebilir ama bana kararında geldi. İçki konusunda da, uzun kokteyl listesinden seçim yapmadan önce zaman kazanmak için bir birayla başladım. Çok yumuşak geldi tadı, umarım su katılmamıştır. Sonrasında içtiğim White Russian, biraz falza buzluydu, ayrıca ilk yudumlarda sert gelse de sonradan alışınca damağımda güzel bir tat bıraktı.
Neden sonra, durum yavaş yavaş değişmeye başladı. İlk başta sohbet güzel ve keyifli, müzik insanı yormayan bir haldeyken, bana göre çok da başarılı olmayan bir dj'in sazı ele almasıyla konuşmak zorlaşmaya başladı. Ne müzik insanları dansa kaldıracak kadar çoşturucuydu, ne de masamızda rahat rahat oturmamıza izin verecek kadar sakin. Ne siyah ne beyaz yani. Zaten bu griler değil midir insanı kararsızlık kuyularına atıp yoran. Ben de kararsız kalmaya başladım gecenin sonuna doğru. Özellikle de blog'unu okuduğumdan bahsedip bahsetmeme konusunda. İnsan konuşmak isteyince durduramıyor kendini, söyleyiverdim işte. Umarım üzmemişimdir, umarım sıkmamışımdır. Zira gecenin sonunda hoşçakal bile diyemeden giderken, benim tahminlerim bu yöndeydi.
İhsan Oktay Anar'ın Suskunlar isimli romanına bayılmıştım aslında ama hiç feyz alamamışım demek ki. Benim dilim müzik, benim sözcüklerim notalar olmalı.
Üç nokta...

25 Mart 2009 Çarşamba

Doğum Günüm

O kadar güzel şey oldu ki şu son bir hafta içinde, yazmak için baya bir zaman ayırmam gerekiyor. :P

19 Mart 2009 Perşembe

Galatasaray

Savunması böyle olan, kalecisi böyle olan bir takımın, kazanmak için kaç gol atması gerekir? Bu kadar kolay gol yenmez ki...

Bir rüyaydı uyandık, tadı kaldı dilimizde...

Yazık yazık yazık...

11 Mart 2009 Çarşamba

Hicâz makamı

Benim durağım Dügâh perdesi. Dönüp dolaşıp geleceğim yer orası. Çıkıcı ya da inici olabilirim ama güçlüm Nevâ perdesidir hep. Ne zaman Dügâh'tayken yardım almak istesem, yeden olarak Rast perdesini kullanırım.

Dügâh'ta Hicaz 4'lüsüne, Neva'da Rast 5'lisinin eklenmesi ne güzel bir şeydir...

5 Mart 2009 Perşembe

Karadelik

Bayadır yazamıyorum blog'a. Ve de en kötüsü ne biliyor musunuz, bu geçen zamanda yazacak bir şeylerin birikmemesi. Yani sadece yazmaya zamanım yok değil, kendime, düşünmeye, hissetmeye o kadar az zaman ayırır oldum ki... Aslında az zaman ayırır falan da değilim, hiç kalmıyor çünkü. İşe git, gece 11'e kadar çalış, eve gel, lens çıkar, diş fırçala pijama giy yat. Tüm gün bu. Bir karadeliğin etkisine girdim, kurtulmam lazım en kısa zamanda.
Tek kendime ayırdığım zaman gece serviste geçen yarım saat. Orada da gözlerimi yola dikip hicaz, muhayyer, sultanîyegah, hicazkâr ve muhayyer kürdî makamlarında sirtolar, longalar ve saz semaileri dinliyorum. Kanun ve piano ön planda. Tüm günün, kendimi tek iyi hissettiğim yeri bu bölümü.
Düşünüyorum da müzik de olmasa, ne kötü olurdu hayat...

25 Şubat 2009 Çarşamba

Yalnızlığa duyulan özlem

Bazen yemekte ya da yürürken konuşmamam, yalnız olmayı sevmemden kaynaklanıyor. Bu sevgi alışkanlıktan mı bilmiyorum ama. Odamda tek başıma geçirdiğim yılların etkisi de olabilir, gerçekten ihtiyacım olduğu için de. Aslında şimdi düşünüyorum da, bana her insanın ihtiyacı gibi geliyor yalnızlık. Bazen herkesten, her şeyden uzaklaşmak, kaçmak, görünmemek iyi geliyor bana. Yalnız olunca daha kendin olabiliyorsun çünkü. Elalem yok, seni gözleyen, hareketlerin üzerine yorumlar yapıp aksiyon alan, seni yönlendirmeye çalışan, seni yanlış anlayan ya da açığını kollayan kimseler yok. İstediğin gibi hareket et, istediğini yap. Kimseyi önemseme ve yani bir bakıma aslında umursamaz ol. Sanırım bu umursamaz sözü, daha iyi anlatıyor kafamdakileri.

Peki insan neden kendi gibi davranmak için yalnızlığa ihtiyaç duyar? Hakikaten istediği gibi olmak için kendi dünyasında mı olması gerekir illa ki? Etrafta başkaları varken işin içine yalan girmesi şart mıdır?

Bu sorunun cevabı üzerine düşünüyorum uzun bir süredir. Yanıtı ararken de genel olarak kendimi inceledim. Belki kendim için bir cevap bulursam, bulduğum cevabın doğruluğunu diğer insanları gözlemleyerek de kanıtlayabilirim ya da çürütebilirim diye düşündüm. Gerçi her insan kendi şahsına münhasır ama soru geneli ilgilendiren bir soru olduğu için cevabın da ortağa yakın olduğuna inanıyorum.

Hareketlerime, davaranışlarıma, konuşmalarıma, yaptığım işlere bakıyorum. Ve bunlarda, bunları izleyen gözlere hoş görünmeye çalışmanın ya da onları mutlu etmeyi istemenin etkilerinin olmadığını kanıtlayamıyorum kendime. Bir işi güzel görünmek için yapıyorum demiyorum ama yaptığım şeylerde ister istemez bunun varlığını hissedebiliyorum. Peki bu, insan kişiliğinin kötü bir özelliği mi? Bu tarz konularda tamamiyle umursamaz olunca insan, daha mı dürüst olur davranışlarında? Ya da başka bir gözden bakarsak, hem toplumla iç içe olup hem de onu umursamamak mümkün mü?

Belki de en başta söylediğim yalnızlığa ihtiyaç, davranışlardaki dürüstlüğe yani insanın kendi olmasına duyulan ihtiyaçtan ileri gelmekte. Ancak böyle olduğu zaman yalanlara ihtiyacımız olmaz. Ancak bu şekilde, bizi seyreden başkalarını aklımızdan çıkarabiliriz. Ve belki de yalnız geçirdiğimiz süre arttıkça, bu başkaları da daha fazla silinir zihnimizden.

Okuduğum kitapların birinde, kişilerin kendileri ve çevresindekiler hakkındaki sırları eleverdikleri edebiyat türünün aşağılık olduğunu, gizliliğini kaybedenin aslında her şeyini kaybettiğini ve bunu kendi iradesiyle yapan bir insanın canavar olduğunu düşünen bir karakter vardı. Burada bu blogda yazılanlar aslında içimdekler yani benim gizliliğim olduğuna göre, o karakter için ben de bir canavar sayılırım. Aslında bu tarz bir blog yazmanın kendisi de zaten baştan gizliliğe aykırı. Ama Ey Sevgili Sabina!(romandaki karakter), sana şunu söylemeliyim ki burası aslında benim, içimden kendi kendime konuşmak yerine seçtiğim bir alan.
Bir dakika, yoksa şimdi de romanlardaki karakterleri mi önemsemeye başladım?

22 Şubat 2009 Pazar

Ne hafta sonu ama

Cuma akşamı, iş çıkışı Nevizade'de 7. Kat Teras diye bir mekan, yanımda da en yakın arkadaşlarım. Ortam süper, tam bir meyhane şeklinde ama öyle eski püskü bir yer değil. Mutlu kalabalığın sesi ve camdan İstanbul manzarası da cabası. Ve tabii ki de rakı. Bunların yanında biraz da arkadaşlarımın yaptıklarını da unutmamak lazım. Seçil ve Övünç sinemaya gitmekten vazgeçtiler, Caner'de dersi kırıp yanımıza geldi. Onlar olmasaydı ne rakının tadı kalırdı, ne gecenin. Çok teşekkür ederim hepsine de.

Cumartesi günü hafif bir kahvaltı, ardından işyerine gittim. Yapılacak birkaç iş vardı, patronla beraber uğraştık, iyi oldu. Ama benim kafamda akşamki parti var. İş bittikten sonra eve döndüm, akşam yemeği yedim, partiye hazırlandım. Parti Cihangir'de. Taksim'e vardığımda hava çok soğuktu ama Cihangir'e gidiyor olmanın da verdiği ayrı bir mutluluk vardı içimde. İçeri girmeden önce Cihangir'de biraz dolaşmayı tercih ettim. Genel olarak her yer kalabalıktı. İnsanlar mutlu görünüyordu. Sonra daha fazla üşütmeden bizim mekanın kapısından girdim.

Bunları düşünmemeliyim, düşünsem bile buraya yazmamalıyım biliyorum ama o geceki nihai durum şu şekilde idi: O yine çok güzeldi ve erkek arkadaşıyla beraberdi...

Yapacak hiçbir şey yok, içkiyle ilgilendim ben de. Ama yine kısa zamanda çok içmişim, önceki geceki rakının da etkisi oldu mu bilmiyorum ama zor yürüyecek hale geldim. Eve zor attım kendimi.

Pazar günü, önce sabah klarnet kursu sonra eski işyerinden arkadaşlarlaydık bütün gün. Çok güzel sohbet ettik, güldük eğlendik. Yine içkili ortamlara girildi ama bu sefer bir birada durdurdum kendimi.

Sonuç olarak, kendime yapmam gerekenler listesi çıkarabileceğim bir hafta sonu oldu. Gerçi ben birçok şeyden sonra bunu kendime diyorum ama bir şey değişmiyor.
"En kısa zamanda beklentilerimden kurtulmam lazım." Gittikçe pasifleşiyorum ve böyle olmayı hiç sevmiyorum. Bir de içkinin dozunu kaçırmaya başladığım an durmam lazım. Sonra başım çok ağrıyor çünkü.

Şimdilik bu kadar, biraz da kitap okumak istiyorum.

18 Şubat 2009 Çarşamba

Kayıp mı?

"Lost başlayacak yakında!", "Süper olacak bu sezon!!", "İlk bölüm yayınlanmış!!!" falan derken ben izlemeye başlamadan 5 bölüm bitmiş bile. Geçen izledim, özlemişim yahu. Şu anda da saat geç oldu ama sanırım dayanamayıp 5. bölümü de izleyeceğim uyumadan önce. Son birkaç gündür çok laf az iş şeklinde çalıştığım için uykusuzluk da çok koymaz herhalde. Bir toplantıdan diğerine koşunca insanda çalışma hırsı kalmıyor pek.

Bugün şirketten birisine, bir anlık kafa karışıklığı, çabuk karar veremememden ötürü onu üzebilecek bir davranışta bulundum. Sonrasında ben de çok üzüldüm ama iş işten geçmişti. Darılmadığını söyledi gerçi ama illa ki bir şeyler kırılmıştır içinde. En son kırmak istediğim kişilerden birisiydi ama. Kötü oldu. Hala üzgünüm. Özür dilenecek bir hareket olmadığı için özür dilemedim ondan ama sanki buradan söyleyince günah çıkarmış gibi hissediyorum kendimi: Senden özür diliyorum!

Yine bugün akşam geç saatlerde telefonumda temizlik yaptım. Onun eski mesajlarımı sildim (yani ona attığım ve ondan gelenleri/Buradaki O bir önceki paragraftaki kişi değil, hayatımın bir sayfa öncesinde kalan hikayenin başrol oyuncusudur). 4 ay yaşında mesajlardı bunların çoğu. Bilmiyorum bir rahatlama hissedecek miyim. Keşke bir şeyleri silmek hep bu kadar kolay olsa değil mi?

Neyse, yine kafam karışmaya başladı, daha da geç olmadan Lost'a döneyim.

Görüşürüz.

Emre Gürhan - IVR-CTI - 6316

12 Şubat 2009 Perşembe

Öğle yemeğindeki göz

Bazen bir çift göz görüyorum bana bakan. O gözleri tamamlayan, gülümseyen dudaklar beliriyor sonra. Sonra saçlar gözüküyor gözüme. Kızıl en çok o saçlara yakışır diyorum içimden. Sonra, o an oturduğum masadaki bir ses, bir soru, odaklanmamı bozuyor ve aramızdaki mesafeyi farkediyorum.

Beklenti manyağı olmuşum. Bundan kurtulmam lazım. Kendime zarar veriyorum.

Geceler, katran karası geceler

Hiç, birinin hayatından tamamiyle silindiğiniz oldu mu? Ya da bu tarz bir şeyi hissettiğiniz? Ben tam bir hafta önce öğrendim bunu. Evet, belki ismimi hatırlıyor, belki telefonundan silmedi numaramı hatta belki de, hafızasını tamamiyle boşaltmadı Eternal Sunshine of the Spotless Mind filmindeki gibi. Ama yerime başkasını koydu. Aslında ben başkası olmuş oluyorum bu durumda, değil mi? Oyunu dışarıdan izleyen benim artık.

Yine uyumak istemiyorum, yoksa yarın mı gelmesin istiyorum? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey kafamın bu aralar çok karışık olduğu. Hiçbir şeye konsantre olamıyorum, zihnimi yoğunlaştıramıyorum.

Bir hafta öncesine kadar, hayatımla ilgili herhangi bir karar vermekten çok uzaktım. Her şey donmuş gibiydi, erimesini engelliyordum sadece. Şimdi artık zorunlu görmeye başladım bu durumu. Karşı cins için ne kolaymış bu tarz değişiklikler yapmak. Bizmişiz bir türlü kopamayan meğer.

Bundan böyle kalan sağlar (geceler ve meyler) bizimdir demekten başka çare yok o vakit.

6 Şubat 2009 Cuma

Ve o son...

Dik bir yokuş var... Çok dik... Yürürken önünü görebilmen için kafanı yukarı kaldırman gerekiyor. Ben de baktım yukarı, binaların arasından odanın camını gördüm. Ne salonun ışığı yanıyordu ne de ev arkadaşının odasının. Sadece senin odandan gelen ışık vardı kırmızı perdenin arkasında. Neden salonda olmadığını anlamaya çalıştım içimden. Yeni gelmiş olamazdın, saat uymuyordu. Belki de televizyon izlemek istemedin diye düşündüm bir an ama sonra telefonda olman daha mantıklı geldi. "Annesiyle konuşuyordur" diye geçirdim içimden. Oysa ki ne kadar yanılmışım tahminlerimde...

2 saat kadar dayandıktan sonra söyleyebildiler bana o sonu... Kelimeler beynime çarptıkça düşüncelerimi bozuyor, şekilden şekile sokuyordu. Ne kadar oldu ki daha? Çok mu oldu yoksa? Ben durumum değişmeden sonsuza kadar kalsam koymaz gibi geliyordu ama sende değişmiş bile. Hem de yılbaşından hemen sonra.

5 Şubat 2009 gecesi saat 21:00 suları... 15-20 dakikalık bir muhabbet, sonra hava almaya çıkıyoruz... Kırmızı perdeli odanın ışığına yine bakıyorum, sanki az önce temelli gittiğini bana haber vermemişler gibi... Yoksun. Işık da yok... Az önce yediğim yumruğun etkisini yeniden hissediyorum midemde. Yok olmak istiyorum ama düşünceler peşimi bırakmıyor. Belki de o sırada yeni sevgilinle buluşmak için beraber aldığımız aynanın önünde süsleniyordun. Belki de, telefonun ucundaki annen değildi...

Manzaraya iniyoruz, banklarda çiftler oturuyor, Acaba biri sen misin diye bakıyorum, yoksun. Manzara değişmiş, bizim bıraktığımız gibi değil. Sen de değilsin. Odamda duran resimlerindeki gibi değilsin. Elinde başkasının eli, gözünde başkasının gözü var...

O kadar oldu mu gerçekten? Bu sonun zamanı gelmiş miydi gerçekten? Yanyana resimlerimiz kaldırılmalı mıydı tamamen?

5 Şubat 2009 gecesi, saat 21:00 suları... Niye hala hazmedemiyorum olanları?

Dün gece boyunca dinlediğim şarkı, bir manası olması lazım diyordum birden bire ortaya çıkmasının:

Dünyada inanmazdım biteceğine,
Beni böyle bırakıp gideceğine,
Şarkıların günahı yok,
Acıtan sensin içimi.
Hangimiz istedi söyle,
Bu adaletsiz seçimi.

Hayalin kırılınca,
İmkansızı umunca,
Korkulan gerçek olunca,
Gözyaşım kurumuyor...

5 Şubat 2009 Perşembe

Nereden çıktı şimdi bu?

Belki 20. dinleyişim, nereden çıktı bilmiyorum akşam akşam. Deniz Seki'nin bir şarkısı galiba. Dinlemekten araştırmaya fırsatım olmadı:

Şarkıların günahı yok,
Acıtan sensin içimi,
Hangimiz istedi söyle,
Bu adaletsiz seçimi...

Bu geceki az uykum boyunca bana eşlik edeceği kesin.

Bana bir solist lazım olduğundan hiç bahsetmiş miydim?

4 Şubat 2009 Çarşamba

İhtimal

Kör kütük olmasa da sarhoşum. Yazmakta zorlandığımı hissediyorum ama sonuçta yazacak enerjiyi de bulmuşum demekki ki buradayım. 31 Ocak'ın ardından düşük bir ihtimal de olsa blog'unda yer alma şansım vardı. Bekledim durdum hep. 1 Şubat'ta gelen yazın olmasa bile 3 Şubat'ta gelecek yazını bekledim. Sonra 3 Şubat'taki yazını görünce, yazının başında olmasa bile ortalarında ya da sonunda bir yerlerde olmayı bekledim ama yok.
Gözlerim kapanıyor artık gerçekten ve yüzünü hala hatırlayamıyorum.

2 Şubat 2009 Pazartesi

Gece biterken

2 Şubat'tan 3 Şubat'a geçiyorum.
2'den sonra her dilde 3 gelir demişti birisi,
Ben bütün gece klarnet çaldım ona,
Alt dudağım hala acıyor,
Yine de bir türlü hatırlayamıyorum yüzünü...

Uzun zaman sonra ilk defa...

Gözlerimi açsam mı kapasam mı bilmiyorum... Ellerim tiz perdelerde geziyor, klarnetin sesi önce kalabalığa sonra duvarlara, en son da kulağıma çarpıyor. Kulağıma gelen sesler bana çevremi yeterince anlatıyor sanıyorum, gözlerimi kapayasım geliyor, kapatamıyorum. Yo, yo... Aklımı bunlarla bulandırmamalıyım, ne de olsa normal çaldığım yerden çalmıyorum bu gece, iki perde pesten çalıyorum. Zihnim açık olmalı, hata yapmamalıyım. Kendimi dinlemeye başlıyorum, hiç de fena değil, parmaklarım doğru notaları buluyor. Ya da doğru perdeler doğru parmaklarımı kendisi çekiyor. Ben çekim kuvvetine bırakıyorum sadece kendimi. Do# yerine la, sibemol yerine ise re. Zor değilmiş aslında. Evet evet, hatta kolaymış. O zaman neden rahatlayamıyorum bir türlü, neden müzik ve kalabalığın sesi yetmiyor? Kendi kontrolümden çıkıp, başka bir şeyin kontrolüne girmiş gibiyim. Gözlerimi açıyorum, kontrol noktasına doğru bakıyorum. O da bana bakıyor...

Kalabalığın sesi kesildi, klarnetim bile kısık sesle ötüyor artık. Her şey yavaşladı sanki ama o normal hızında söylüyor. Onu dinliyorum, gözlerimi kapatasım geliyor, göz kapaklarım indikçe kalabalığın sesi artıyor, hayat normale dönüyor, vazgeçiyorum. Işıklar solgun, kanımda alkol orta-yüksek seviye arası, kendime güvenim tamdı aslında ama netleştiremiyorum bakışlarımı. Gülümsediğimi farkediyorum, dudaklarım o kadar rahat görünmese bile klarnetin sesinden anlaşılıyor olmalı. İyi bir yolda mıyım, bilmiyorum. Şarkının sonu hiç gelmesin istiyorum, her şeyin güzelliğini yitirmesinden korkuyorum.

Zaman ilerliyor, yeni şarkılar yeni hisler. İçimde öldü sandığım birkaç nokta var, onlara vuruyor o güzel ses ve gözler, bir kıpırdanma hissediyorum, saate bakıyorum akrep-yelkovan birbirini kovalıyor. Gideceğini biliyorum, her şeyi yavaşlatmayı seçiyorum ama saate engel olamıyorum. Müzik sustuğunda uzağımda kalıyor, birbirimize yabancı oluyoruz ama şarkıyla beraber yeniden anlaşmaya başlıyoruz. Saat durmuyor, gözlerimi kapatamıyorum...

Son giden otobüse yetişmek için hızla koşarken bir yandan da ceplerimi karıştırıyorum son bir umutla, neyse ki Sezen Aksu'yu buluyorum: Geri Dön.

Not: Gözlerimi saatten ayırmayınca dakikaların daha yavaş geçeceğine inanıyorum ama ben saate değil de ona bakmayı seçiyorum, son bozukluğumu da harcadım, ikinci gidişe engel olamıyorum.

27 Ocak 2009 Salı

Bir kural daha

"... ama güçlüler güçsüzleri incitemeyecek kadar güçsüz olunca, güçsüzler çekip gidecek kadar güçlü olmak zorundaydılar...".
Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği isimli kitaptan. Bir gün bunun hakkında da yazmak istiyorum çok. Ne de olsa pratiğe maruz kalarak öğrendim bu kuralın varolduğunu...

26 Ocak 2009 Pazartesi

Bir fark var...

Uzun bir zamandan sonra bugün ilk kez Beyoğlu'na gittim ve özlediğimi farkettim. Hayret, nedense sanki yıllardır görmemişim gibi geldi bana. Aslında hiç aklımda yoktu gitmek, son anda bir arkadaşımla gezmeye karar verdik. Beşiktaş servisine ulaştığımızda şoför hareket etmeye başlamıştı bile. Servis ise neredeyse ağzına kadar doluydu. Tabii ki herkes birer aralıkla oturmuş, üçlü koltukların sadece ortadaki kısımları boştu. Neyse ki biz bir süre ayakta bekleyince iki sıra yana kaydı da üçlü koltuklara sığabildik. Yol boyunca arkadaşımla fazla konuşma fırsatı bulamadık. Zaten önlü arkalı oturuyorduk ve kabanlar, çantalar da elimizde olduğundan kısıtlı hareket edebiliyorduk. Yanımda ve arkamda oturanlar ise başka birimlerden tanıdık çocuklardı. Uzun hazırlık evreleri geçirerek oluşturulmuş tek cevaplı ve uzamayan sohbetlerle geçti yolculuk. E-5(3) üzerinden tam Karaköy'e varmıştık ki arkadaki arkadaş finikülere kadar trafikte gitmeye çalışmaktansa normal tüneli kullanabileceğimizi hatırlattı. Biz de apar topar atladık servisten. Sonra tünelden İstiklâl Caddesi'nin sonuna (belki de başına) vardık. Havalarla aram bu aralar iyi olsa gerek, tünelden çıktığımda yüzüme soğuk vurmadı. Ama yüzüme çarpan başka bir şey vardı. Belki çok basit bir şey ama Beyoğlu'na tünel tarafından çıkmak bana hiç görmediğim ya da başta dediğim gibi uzun zamandır görmediğim bir yere gelmişim hissi verdi. Yolda gideceğimiz yere/yiyeceğimiz yemeğe karar vermeye çalışmıştık ama sonra bir yer bulamayınca "Orada mekanları görünce aklıma gelir." diyerek bırakmıştım düşünmeyi. Ama bir yandan da böyle düşünmeden, plansız gidince genellikle çok da doğru yerleri seçemediğimi biliyordum. Fakat bu sefer öyle olmadı. Daha çok az ilerlemiştik ki "Tavanarası" geldi aklıma. Hem yemekleri güzel hem de sıcak ve huzurlu bir ortamı var. Hemen yönümüzü oraya çevirdik. Tabii ki yine kalabalıktı ama iki kişilik yer bulmak zor olmadı. Hoş, cam kenarı değildi oturduğumuz yer, hatta girişin dibindeydi hemen ama hiç rahatsız olmadık konumumuzdan. Ayrıca yemek esnasında Tavanarası'nın bir güzel özelliğini daha farkettim ki mekan ne kadar dolu olursa olsun insanı rahatsız edici bir sıkışıklık, gürültü ya da sigarı dumanı olmuyor. Halbuki adı üstünde, tavanarasında bir yer. Ama demek ki, belki küçük oynamalar yaparak insanların bakış açıları değiştirilebiliyormuş. Tıpkı bugünün sonunda benim bakış açımdaki değişiklikler gibi.
Şimdi bu gece yaptıklarımı, buraya yazdıklarımı yeniden okuduğumda farkediyorum ki aslında bu akşam içimde hissettiğim küçük heyecanlar gayet yersiz. Zira ne yeni bir yere gittim ne de yeni bir yemek yedim. Yalnız, gayet plansız bir şekilde, bir anda Taksim'e gitmeye karar verdim, son anda servise yetiştim ve yine son anda hiç hesapta yokken Karaköy'de inip Tünel'e çıktım. Tabi Tavanarası'nı da önceden planlamamıştım. Buradan da iki sonuç çıkarabiliyorum. Ya ben kendimi çok kaptırmışım sıradanlığa ya da tekdüzelikten kurtulmak için illâ da çok ilginç, çok değişik şeyler yapmak gerekmiyor, aynı şeyleri küçük değişikliklerle yapınca da keyifli oluyor. Keşke işyerinde de böyle küçük farklılıklarla huzuru yakalayabilsek. Şimdi düşündüm de, hiç olası gelmiyor.

2 Ocak 2009 Cuma

Yabancı

Sosyal olmak iyi bir şey mi? Ya da her insanın ihtiyaç duyması gereken bir olgu mu? Burada "gereken" lafının geçmesi belki de sosyalliği zorunluluk gibi görüyor olmamdan kaynaklanıyor. Bilmiyorum, belki de ben bu sosyallik işini yanlış anlıyorum. Olabilir, ama doğru anlamak zorunda mıyım? Neden acaba herkes her gün "Bugün kötü görünüyorsun" diyor? Bu iltifat etmek gibi bir şey mi acaba? Saçını değiştiren bir bayan bu değişikliğin farkedilmesini ister ya, onu mutlu edeceğini bilerek de farkettiğini ve güzel olduğunu söylersin. Belki de bu kötü/yorgun görünüyorsun lafı da bunun gibidir. Ya da daha kibarı var: "Dün gece uyumadın mı?". Cevap: "Aa, evet! Kimse farketmeyecek sanıp korkmuştum ben de.". Tabi bu çevre kendi kendine oluşmaz. Zamanında yapmak istemişim, yapmışım demekki ki şu anda yemek masasında konuşmadan yemek yiyemiyorum. "Neyin var, niye konuşmuyorsun, ne oldu, çok takıyorsun, ...". Evet çok takıyorum. Ama lanet olsun ki takarken bile yalnız olamıyor insan. Yok ama bir yer buldum kendime. İşyerinde sandelyeme iyice yayılıyorum. Kıçımı ta sandalyenin en ucuna doğru dayıyorum. Böylece kafa hizasında kimseyi görmüyorum. Kulağımda da kulaklık, ses de etrafımdakileri rahatsız etme eşiğinin hemen altında. Bugün bir şeyi daha farkettim, gözlüksüz/lenssiz olunca sadece monitorü görebiliyorum. Bu da güzel bir şey. Ama bu rahatlık sonsuza kadar sürmüyor tabi. Bir e-posta, bir telefon. En çok da telefon tabii ki. Müziği kapat, kulaklıkları çıkar, koltuğa düzgün otur ve tüm bunları, telefonun sesi insanları rahatsız etmesin diye hızlı yap. Bu yalnız olma işini becerebildiğim tek yer servis. Kimseyle muhabbetim yok. İstediğim zaman günaydın diyorum sadece. Onların da benimle çok muhabbet edesi yok zaten. Demek ki ilişkiyi düzgün kurmuşuz daha baştan. Hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey düşünmeden sadece camdan yolu izelemek. Bir de sonunda gideceğin bir yer olmasa, ya da en azından uzak olsa. En büyük özgürlük...

Aslında çevre açısından çok şanslıyım. Etrafımdaki insanlar hep çok iyi oldular. Hiç rahatsız edici ya da beni üzen kişiler olmadılar. Ama bende bir terslik var herhalde yine de yalnızlık çekiyor genelde canım...

Düşünüyorum da, hakikaten, tek olmak, yalnız yaşamak, çevreye yabancılaşabilmek çoğuna kötü gibi gözükse de, bana hiç öyle gelmiyor. Canının istediği her zaman yalnızsın. Bütün gece, bütün hafta sonu senin. İstersen yatağın yanına otur akşam tekrar uykun gelene kadar öylece kal. Elinde bir bira bir de çerez, boşları toplamadan. Ortalığın düzenli olmasına kasmadan. Seni düşünen kimse olmasın. Sen de hiçbir şeyi, hiç kimseyi düşünme. Tatil olarak gördüğün bayramlarda kimseyi gezmek zorunda kalma. Ve yalnızlığı seçtiğin için kimse yadırgamasın seni. Ya da birileri yadırgayacak diye bir şeyler yapmaktan vazgeçme.

Aslında hep böyleydim ben. Küçükken alışmışım etrafımda kimsenin olmamasına. Ben oyuncaklarımla kendi kendime oynayabiliyordum gayet güzel. Kimseyle beraber olmak, yanıma arkadaş bulmak zorunda kalmıyordum. Ama sonra ne oldu? Arkadaşlar çıktı ortaya. İlk başlarda ne güzeldi her şey. Ben de sevdim insanları. Şimdi arkama baktığımda farkediyorum ki, hep iyi davranmışım insanlara ki hala seviyorlar beni. Hoş sırf iyi davrandığım için benden bıkan, terkeden de olmadı değil. Ama neden ki? Karşılıklı iyi davranma çok iyi değilmiş demek ki. Her iki taraf da kendi bildiğini okuyacak. Çatışma illaki olacak ama taviz çok az olmalı. Öbür türlü kalırsın ortada. Sonra tekrar arkadaşların çıkar ortaya. Seni avutmaya çalışırlar. Dertler paylaşınca azalırmış, geçermiş ya. Halbuki oraya her gelen çubuk soktukça daha fazla yere yayılıyor acısı. Önce sadece hüzünlü şarkılarda, sonra her gözün daldığında en son da insan ilişkilerine balta vurmaya başlıyor. Birinci sorana anlatıyorsun, ikincisine anlatıyorsun, üçüncü, dördüncü beşinci... Madem böyle olacaktı, toplayayım hepsini bir araya, alayım elime de bir megafon, bir kerede dinleteyim hepsine. Böylesi daha kolay olurdu sanki.

Son zamanlarda yaşadığım bir başka olay aslında yine eskiden beri bende gözümün önünde var olan ama farketmediğim bir yönümü bana işaret etti. Ben her şeyi istemekle birlikte aslında bu istediklerimin hiçbirini de istemiyorum. Bir planım varsa, bir şey yapmak istiyorsam onu yapana kadar, o ana kadar mutluyum. Gerçekleşme anında bütün hevesim kaçıyor. Diyorum ki aslında istemiyormuşum. Ama çok garip değil mi, bu işin olması için o kadar sıkıntıyı çeken, ezilen büzülen ben değil miydim? E n'oldu da şimdi istemiyorsun? Şimdi böyle yazınca maynun iştahı gibi geldi ama bir fark var arada, bir kaç kez yapıp hevesini alınca değil, yapabilecek kıvama gelince bıkıyorum o işten. Dünya keşke sadece hazırlıklardan oluşsa. İşin aslı olmasa hiç. Güzel olmaz mıydı?

Bu 2009 senesi için de planlar yaptım hemen. Ama planlar her zamanki gibi önceden gerçekleştiremediklerim sadece. Bir şeyleri bitirmek için koyduğum tarihler hemen geliyor. Söylememek gerek demek ki. Ama o zaman da plan yapmış olmuyorsun. O zaman gel vazgeç her şeyden, hiç plan yapma. Değil mi canım. Olursa olur. Olmazsa da üzülmezsin. İşte yeni slogan "Bütün beklentilerinden kurtul!".

Kendimi bir rahat hissettiğim yer de müzik. Gözlerimi kapatıp sonsuza kadar dinleyebilirim, elimden geldiğince de çalabilirim. Belki de müzisyen olmalıydım, o zaman da başka dertler bulurdum kendime kesin.

Meğerse hüzünlü şarkılar hakikaten de bir şeyleri anlatıyormuş. Yaşar'dan "Yaprağın kaderi düşmekmiş" çalıyor. Bizimki de öyle olmadı mı? Sonunda bitecek dedin, tam da o tarihi vermiştin. Kaderimizi sen çizmiş oldun işte. Bilmiyorsun ki vazgeçmek elimde değil. Ama bir yandan da yapamıyorum hiçbir şey. Tüm dünya haykırıyor, daha önümde upuzun seneler varmış, bir başkası da çıkarmış karşıma... Bense insan ömründe kalbine ancak bir sevginin sığabileceğine inanıyorum artık. Kalbimde, gözlerimde, ellerimde senin izin var. Sokaklar, kafeler, restoranlar senin gölgelerinle dolu. Dünyanın öbür ucuna da gitsem, hiç görmediğim yerlerde de yürüsem, yine hatırlatır bana seni ufacık bir kaldırım taşı ya da beyaz bir renk.

Karşıma biri çıktı diyelim, hakikaten de değer verdi bana. Ben ona bakarken seni gördüğümde ona haksızlık yapmış olmayacak mıyım? Sana aldığım gibi nasıl çiçek alacağım ona? Gördün mü bak, en iyisi yalnız olmak. Etrafında da az insan, onlar da yalnız olacak. Benim gibi.

Kuşlar var, ne kadar güzel kuşlar ama göç ediyorlar hepsi işte. Ah bir de şu mide yanması olmasa...