26 Mayıs 2009 Salı

Cevapsız Sorular

Birden ay ışığını kesti
Bir de sen çok değiştin
Yaşananlar hiç yaşanmamış gibi
Söylenenler hiç söylenmemiş gibi

Bir de sen karşıma geçtin
Başka biri var bir var dedin
İnanamadım bittiğine
İnanamadım gittiğine

Ne sen baktın ardına ne ben
Hep ayrı yollarda yürüdük
Sustu bu gece karardı yine ay
Kaldı geriye cevapsız sorular
Uyandığında onu ilk kim görecek
Bıraktığım düşü kim büyütecek

Her sabah kaybolup giden
Bir rüya gibi oldun artık
Geceleri beni bekleyen
Gündüzlerimi zehir eden

Ne sen baktın ardına ne ben
Hep ayrı yollarda yürüdük
Sustu bu gece karardı yine ay
Kaldı geriye cevapsız sorular
Uyandığında onu ilk kim görecek
Bıraktığım düşü kim büyütecek


Manga

24 Mayıs 2009 Pazar

Merhaba ve İyi geceler

Büyük güne 3-4 gün kala başladım onu rüyalarımda görmeye. Dışımdan çok belli etmesemde aslında çok heyecanlıyım. Uzun zaman sonra ilk defa karşısına çıkacağım. Rüyalarımda yaptığım provalar işe yarar diye umuyorum. En şık halime bürünüyorum, kendime güvenimi de ceplerime dolduruyorum. Ama yine de tek başıma gitmeye çekiniyorum. En azından birkaç yakın arkadaş daha gelsin diye bekliyorum.

Ve sonunda el sıkışıyoruz.

"Merhaba Gürhan'cım..."

Hava soğuk değil ve neredeyse 1 saattir dışarıda olmama rağmen ilk kez o an tüm rüzgarı içimde hissediyorum. Sonra bir yer bulup oturuyorum. Aslında aramızda 3 metre var ama yine de bir yıldız kadar uzak bana.

Yaptığımız tekne turu, boğazın tüm güzelliklerini sergiliyor bize. Yanımda Barış sağolsun. Hiç yalnız bırakmıyor beni. Ve şarap tabii. Daha sonra biraz daha uyuşmak için rakı geliyor yardıma. Sohbet güzel, insanlar eğleniyor, herkes mutlu. O da mutlu herkes gibi. Onun da hayatı devam ediyor herkes gibi.

Zaman ilerliyor, tekne turu bitiyor, artık gitme zamanı. Bir kez daha el sıkışıyoruz. Ellerini hissedemiyorum. Bana bakıp bakmadığını bile anlayamıyorum. Tüm gece boyunca da hiç göz göze gelmedik. Yok olmuş, gitmişiz birbirimizin hayatından.

Ben o gece o teknedeydim onunla. O, ne yalnızdı ne de üzgün. Sadece mutluydu. Umarım hep de öyle olur.

"İyi geceler Gürhan'cım..."

15 Mayıs 2009 Cuma

Suskun

Ben de bir suskun olmak istiyorum.
Suskun nedir? Duyulmayan mı?
Hayır değil.
Duyulan ama konuşmayan.
İnsan karşısındakine bir şey anlatmak için konuşmak zorunda değil illa ki.
Bir bakış, bir his yeter bazen.

Sorsalardı, müziği seçerdim.
Onunla her şeyi anlatabilirim çünkü.
Hiç konuşmayayım, sadece notalar duyulsun benden.
Duyguların en içteni, en safı var orada bence.

Enstrüman önemli değil, o bir araç sadece.
Klarnet, gitar, bağlama ya da piyano.
Gönlümden gelen sesi çıkarabilsin yeter.

İşte o zaman ancak ötesine geçebilirim her şeyin.
İşte o zaman ancak becerebilirim takmamayı.

İşte o zaman ancak,

başarabilirim unutmayı...

12 Mayıs 2009 Salı

Yeni bir gün

Dün kötü bir gün geçirdim. Şansımı bir yerlerde kaybetmiş gibiydim. Neye el atsam elimde kalıyordu.

Güneşli bir gün olmasına rağmen pazartesi sendromuna mı kapıldım acaba? Bilmiyorum. Ama bugünden ümitliyim.

Salı günü de benden ümitli acaba?

5 Mayıs 2009 Salı

Bana kitap okuyan ses

İşe giderken servis kullanmanın o kadar çok faydası var ki. Kendi özel arabanla gitsen çok daha fazla yorulursun, çok daha rahatsız olursun. Sürekli aynaları ve diğer arabaları kontrol et, yoldaki kasislere dikkat, trafikte dur-kalk yap ve sabah sabah tüm bunların getirdiği stres doldursun beynini. Güne ne güzel bir başlangıç.
Toplu taşıma araçları desen, onların da iş vakitleri ne kadar dolu olduğunu hepimiz biliyoruz.
Tabi servis kullanmanın benim için ayrı bir yeri daha var. Sabah ve akşamları yolda geçirdiğim o yarım saat kırk beş dakika kitap okuyabiliyorum. Kafamı belki de bir tek günün o saatlerinde tam olarak boşaltabiliyorum. Kendimi yazarın yönetimine bırakıyorum ve o nereye isterse ben de onunla beraber oraya uçuyorum. Her iş günü bana böyle bir zevki yaşattığı için servisime şükrediyorum.
Yalnız geçenlerde kitap okurken bir şey farkettim. Satırları parmağımla takip eden ya da ses çıkarmadan da olsa dudaklarını kıpırdatan biri değilim. Tamamiyle içimden okurum. Ama bu aralar sanki kitabı ben okumuyormuşum da içim bana okuyormuş gibi geldi.
Aslında fikir şuradan çıktı. Şu sıralar elimde Amin Maalouf'un "Doğu'nun Limanları" isimli kitabı var ve bu kitabın çevirmeni Saadet Özen. Kendisiyle şirketin yaptığı bir kültür gezisinde tanışma fırsatı buldum. Benden önce onunla geziye gidenlerden övgü dolu sözler duyduktan sonra ben de, yaptığı rehberlik açısından kendisine hayran kalmıştım. Saadet Hanım bu konuda bir uzman ve o kadar güzel anlatıyor ki, sıkılmadan sabaha kadar dinleyebilirsiniz. Bu kitabın başında da, Amin Maalouf'unkinin yanında onun da kısa özgeçmişini vermişler. Ben bu özgeçmişi okuyup hemen ardından kitabın ilk satırlarına geçtiğimde, sanki kelimeleri onun sesinden duyar gibi oldum. Sanki bir gezideymişiz ve hikayeyi bana o anlatıyormuş gibi geldi. Böyle bir şey başıma hiç gelmediğinden garipsedim ilk başta ama çok daha hoşuma gitti.
Sonraları, doğal olarak, Saadet Hanım'ın etkisinden kurtulup tekrar normal okuma stilime dönüş yapmışım. Kitabın başlarında hissettiklerim aklıma geldiğindeyse hemen kendi kendime kulak kesilip, kitabı o an kimin sesinden dinlediğime odaklandım. Hayır, bu ben değildim. İşin garibi bu hiç kimse değildi, olamazdı da. Çünkü ortada bir ses yoktu. Ama sanki gerçekten birisi konuşuyor gibi hissediyordum.
İşte bu noktada düşündüm "biz kitap okurken aslında içimiz bize kitabı anlatıyor galiba" diye. Aslında durumu daha da ileriye götürdüğümüzde birçok iyi yazarın kitabını okurken sadece ses duymak değil aslında olayların geçtiği mekanları da izliyor olabiliriz. Hatta belki de beynimiz, karakterlerin hepsine farklı sesler atıyordur. Biz de onları o seslerle tanıyor, o seslerle simgeleştiriyoruz. Ama tüm bunlar benim zihnimde kilit altında durmakta. Onları iyice ayrıştırıp gerçek seslerle eşleştirmeye çalıştığımda sesler kayboluyor bir anda. Belki de kitap, bu yolla bizi kendi dünyasında kalmaya zorluyor ve okurken onu hakikaten yaşamamıza neden oluyor.
Serviste tek oturuyorum, gerçek olan kimseyle muhabbet etmiyorum ama yalnız değilim, çünkü kitabım yanımdaysa, bana onu okuyan ses de hep yanımda...

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Gelişli'de gri bir gün

Başlığın griliğine aldırmayın. Havada bulut ve yağmur kokusu var diye gri yazdım. Aslında güzel bir tatil günüydü benim için. Ailemle Sarıyer Rumeli Kavağı'ndayız. Karşımıza çıkan ilk restauranta girdik. Kendinizi boğazın üzerinde hissettiğiniz bu yerin adı Gelişli Restaurant.
Yazlık ve kışlık (açık/kapalı) bölümleri olan büyükçe bir yer burası. Birçok çeşit lezzetli balık da bulunmakta. Ortam boş değil ama sessiz sakin. Gelenler de kafa dinlemeye gelmiş, belli. Önce bir ufak rakı söyledik babamla. Sonra haydari, patlıcan kızartma, salata ve son zamanlarda yemeden duramadığım kalamar tavamız geldi ortaya. Kadehleri tokuştururken bir yandan çinekop'larımız tavada kızarıyordu diğer yandan da hayran olduğum kuru yük gemileri boğazdan akıp gidiyordu. Şimdi bile yazarken "Of be!" diyorum içimden, "Ne güzel hayat!".
Fiyatlar, manzara ve lezzet göz önünde bulundurulduğunda normal gibi. 30-40 lira arası. Tabi mezelerden, meyvelerden falan kaçınmazsanız böyle. Balıklar da çok lezzetli bu arada.
Mekan sahipleri Trabzon'luymuş. Karadenizli olmanın verdiği hemşerilik hissiyle oradaki garsonlardan biriyle bir süre sohbet ettik. Anlattığına göre yol boyunca bulunan mekanların birçoğunda da Trabzonlular varmış. Zaten Sarıyer halkının bir önemli bir bölümü de Karadenizli.
Mekandan çıkmaya hazırlanırken yağmur başladı. Önce manzaranın, rakının, balığın ve muhabbetin verdiği huzur sonra da yağan yağmurun verdiği yıkanmışlık hissi... Çok güzel zaman geçirdik Gelişli'de. Kafam bozulduğunda ilk adreslerimden oldu orası artık.

Devrim Arabaları

Önce şirketten 1-2 Mayıs'a eğitim koydular. Sonra 1 Mayıs resmi tatil ilan edildi. Ben de söylendim kendi kendime herkes tatil yaparken ben cuma cumartesi çalışacağım diye. Neyse ki 1 Mayıs'a birkaç gün kala bizim eğitimi de iptal ettiler de ben de 3 günlük tatile sahip oldum.
İşçi Bayramı sebebiyle Devrim Arabaları filmi yeniden vizyon'a girmiş. Annemle babamla ne zamandır sinemaya gitmiyoruz, en güzel fırsat bu fırsattır dedim ve ben de kaçırdığıma zaten üzüldüğüm için bu filme gitmek istedim. İyi ki de gitmişiz çünkü çok güzel bir filmdi. Oyuncular zaten başarılı insanlar. Onları ayrı ayrı anlatmaya gerek yok. Ama filmin insan üstünde bıraktığı etkiden biraz olsun söz etmek lazım. En azından benim üzerimdeki çok fazlaydı.
Bir mühendis olarak, o tarihlerde mühendisliğin toplum içindeki yerine çok imrendim. Şimdi hem mühendis sayısı çok fazla hem de okuma koşulları eskiye göre çok kolay olduğundan mühendislik eski ihtişamını tamamiyle kaybetmiş diyebiliriz. Yine ben dahil çoğu mühendis de mühendislik işi yapmıyor hayatında. O zamanlar mühendis olabilmek için şimdikinden kat kat fazla çalışmak gerekiyordu ki o koşullar düşünüldüğünde bunu başarabilmek için çok büyük bir azim gerekiyor.
Oradaki bir grup insan da bu azme ve hırsa sahip insanlardı. Zamanın az, tecrübenin eksik ve yan sanayiinin yetersiz olması onları durduramazdı. Denemekten vazgeçmezlerdi hiç. Günlerini gecelerine katıp çalışırlar, eşlerinden dostlarından uzak kalırlar ama yine de işlerini en iyi şekilde bitirmeye uğraşırlardı.
Film boyunca oradaki insanların çalışmalarını izlerken, üniversite yıllarımda proje-sınav zamanlarındaki sabahlamalarımın aslında ne kadar küçük şeyler olduğunu farkettim. 24 saati aşan çalışmalar, farkında olmadan dişlerini sıkarak dolaşmak, ne yediğini ne içtiğini bilmemek, yaşamadığım şeyler değil bunlar. Ama tüm bunları yaparken ulaşmak istediğimiz gayeye bakınca, insan aradaki farkı net bir şekilde görebiliyor.
Film aynı zamanda, ülkemizin üretim ve sanayii politikasına da sürekli göndermelerde bulunuyor. Gücünün son damlasına kadar çalışan insanların yoluna taş koymak için birbirleriyle yarışan bürokrasi var sahnede. İnsanın o zamanlara dönüp araba imalatında çalışan gruba yardım edesi geliyor, onları engelleyen bürokraksiye karşı koyası geliyor ama tabi o zaman yaşayanlar yapamadığı gibi siz de hiçbir şey yapamıyorsunuz.
Sonuç olarak da yüreğinizde bir burukluk, bir acı ile adı Devrim olan bir arabanın Türkiye'de asla yürümeyeceğini izliyorsunuz.