"... ama güçlüler güçsüzleri incitemeyecek kadar güçsüz olunca, güçsüzler çekip gidecek kadar güçlü olmak zorundaydılar...".
Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği isimli kitaptan. Bir gün bunun hakkında da yazmak istiyorum çok. Ne de olsa pratiğe maruz kalarak öğrendim bu kuralın varolduğunu...
27 Ocak 2009 Salı
26 Ocak 2009 Pazartesi
Bir fark var...
Uzun bir zamandan sonra bugün ilk kez Beyoğlu'na gittim ve özlediğimi farkettim. Hayret, nedense sanki yıllardır görmemişim gibi geldi bana. Aslında hiç aklımda yoktu gitmek, son anda bir arkadaşımla gezmeye karar verdik. Beşiktaş servisine ulaştığımızda şoför hareket etmeye başlamıştı bile. Servis ise neredeyse ağzına kadar doluydu. Tabii ki herkes birer aralıkla oturmuş, üçlü koltukların sadece ortadaki kısımları boştu. Neyse ki biz bir süre ayakta bekleyince iki sıra yana kaydı da üçlü koltuklara sığabildik. Yol boyunca arkadaşımla fazla konuşma fırsatı bulamadık. Zaten önlü arkalı oturuyorduk ve kabanlar, çantalar da elimizde olduğundan kısıtlı hareket edebiliyorduk. Yanımda ve arkamda oturanlar ise başka birimlerden tanıdık çocuklardı. Uzun hazırlık evreleri geçirerek oluşturulmuş tek cevaplı ve uzamayan sohbetlerle geçti yolculuk. E-5(3) üzerinden tam Karaköy'e varmıştık ki arkadaki arkadaş finikülere kadar trafikte gitmeye çalışmaktansa normal tüneli kullanabileceğimizi hatırlattı. Biz de apar topar atladık servisten. Sonra tünelden İstiklâl Caddesi'nin sonuna (belki de başına) vardık. Havalarla aram bu aralar iyi olsa gerek, tünelden çıktığımda yüzüme soğuk vurmadı. Ama yüzüme çarpan başka bir şey vardı. Belki çok basit bir şey ama Beyoğlu'na tünel tarafından çıkmak bana hiç görmediğim ya da başta dediğim gibi uzun zamandır görmediğim bir yere gelmişim hissi verdi. Yolda gideceğimiz yere/yiyeceğimiz yemeğe karar vermeye çalışmıştık ama sonra bir yer bulamayınca "Orada mekanları görünce aklıma gelir." diyerek bırakmıştım düşünmeyi. Ama bir yandan da böyle düşünmeden, plansız gidince genellikle çok da doğru yerleri seçemediğimi biliyordum. Fakat bu sefer öyle olmadı. Daha çok az ilerlemiştik ki "Tavanarası" geldi aklıma. Hem yemekleri güzel hem de sıcak ve huzurlu bir ortamı var. Hemen yönümüzü oraya çevirdik. Tabii ki yine kalabalıktı ama iki kişilik yer bulmak zor olmadı. Hoş, cam kenarı değildi oturduğumuz yer, hatta girişin dibindeydi hemen ama hiç rahatsız olmadık konumumuzdan. Ayrıca yemek esnasında Tavanarası'nın bir güzel özelliğini daha farkettim ki mekan ne kadar dolu olursa olsun insanı rahatsız edici bir sıkışıklık, gürültü ya da sigarı dumanı olmuyor. Halbuki adı üstünde, tavanarasında bir yer. Ama demek ki, belki küçük oynamalar yaparak insanların bakış açıları değiştirilebiliyormuş. Tıpkı bugünün sonunda benim bakış açımdaki değişiklikler gibi.
Şimdi bu gece yaptıklarımı, buraya yazdıklarımı yeniden okuduğumda farkediyorum ki aslında bu akşam içimde hissettiğim küçük heyecanlar gayet yersiz. Zira ne yeni bir yere gittim ne de yeni bir yemek yedim. Yalnız, gayet plansız bir şekilde, bir anda Taksim'e gitmeye karar verdim, son anda servise yetiştim ve yine son anda hiç hesapta yokken Karaköy'de inip Tünel'e çıktım. Tabi Tavanarası'nı da önceden planlamamıştım. Buradan da iki sonuç çıkarabiliyorum. Ya ben kendimi çok kaptırmışım sıradanlığa ya da tekdüzelikten kurtulmak için illâ da çok ilginç, çok değişik şeyler yapmak gerekmiyor, aynı şeyleri küçük değişikliklerle yapınca da keyifli oluyor. Keşke işyerinde de böyle küçük farklılıklarla huzuru yakalayabilsek. Şimdi düşündüm de, hiç olası gelmiyor.
Şimdi bu gece yaptıklarımı, buraya yazdıklarımı yeniden okuduğumda farkediyorum ki aslında bu akşam içimde hissettiğim küçük heyecanlar gayet yersiz. Zira ne yeni bir yere gittim ne de yeni bir yemek yedim. Yalnız, gayet plansız bir şekilde, bir anda Taksim'e gitmeye karar verdim, son anda servise yetiştim ve yine son anda hiç hesapta yokken Karaköy'de inip Tünel'e çıktım. Tabi Tavanarası'nı da önceden planlamamıştım. Buradan da iki sonuç çıkarabiliyorum. Ya ben kendimi çok kaptırmışım sıradanlığa ya da tekdüzelikten kurtulmak için illâ da çok ilginç, çok değişik şeyler yapmak gerekmiyor, aynı şeyleri küçük değişikliklerle yapınca da keyifli oluyor. Keşke işyerinde de böyle küçük farklılıklarla huzuru yakalayabilsek. Şimdi düşündüm de, hiç olası gelmiyor.
2 Ocak 2009 Cuma
Yabancı
Sosyal olmak iyi bir şey mi? Ya da her insanın ihtiyaç duyması gereken bir olgu mu? Burada "gereken" lafının geçmesi belki de sosyalliği zorunluluk gibi görüyor olmamdan kaynaklanıyor. Bilmiyorum, belki de ben bu sosyallik işini yanlış anlıyorum. Olabilir, ama doğru anlamak zorunda mıyım? Neden acaba herkes her gün "Bugün kötü görünüyorsun" diyor? Bu iltifat etmek gibi bir şey mi acaba? Saçını değiştiren bir bayan bu değişikliğin farkedilmesini ister ya, onu mutlu edeceğini bilerek de farkettiğini ve güzel olduğunu söylersin. Belki de bu kötü/yorgun görünüyorsun lafı da bunun gibidir. Ya da daha kibarı var: "Dün gece uyumadın mı?". Cevap: "Aa, evet! Kimse farketmeyecek sanıp korkmuştum ben de.". Tabi bu çevre kendi kendine oluşmaz. Zamanında yapmak istemişim, yapmışım demekki ki şu anda yemek masasında konuşmadan yemek yiyemiyorum. "Neyin var, niye konuşmuyorsun, ne oldu, çok takıyorsun, ...". Evet çok takıyorum. Ama lanet olsun ki takarken bile yalnız olamıyor insan. Yok ama bir yer buldum kendime. İşyerinde sandelyeme iyice yayılıyorum. Kıçımı ta sandalyenin en ucuna doğru dayıyorum. Böylece kafa hizasında kimseyi görmüyorum. Kulağımda da kulaklık, ses de etrafımdakileri rahatsız etme eşiğinin hemen altında. Bugün bir şeyi daha farkettim, gözlüksüz/lenssiz olunca sadece monitorü görebiliyorum. Bu da güzel bir şey. Ama bu rahatlık sonsuza kadar sürmüyor tabi. Bir e-posta, bir telefon. En çok da telefon tabii ki. Müziği kapat, kulaklıkları çıkar, koltuğa düzgün otur ve tüm bunları, telefonun sesi insanları rahatsız etmesin diye hızlı yap. Bu yalnız olma işini becerebildiğim tek yer servis. Kimseyle muhabbetim yok. İstediğim zaman günaydın diyorum sadece. Onların da benimle çok muhabbet edesi yok zaten. Demek ki ilişkiyi düzgün kurmuşuz daha baştan. Hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey düşünmeden sadece camdan yolu izelemek. Bir de sonunda gideceğin bir yer olmasa, ya da en azından uzak olsa. En büyük özgürlük...
Aslında çevre açısından çok şanslıyım. Etrafımdaki insanlar hep çok iyi oldular. Hiç rahatsız edici ya da beni üzen kişiler olmadılar. Ama bende bir terslik var herhalde yine de yalnızlık çekiyor genelde canım...
Düşünüyorum da, hakikaten, tek olmak, yalnız yaşamak, çevreye yabancılaşabilmek çoğuna kötü gibi gözükse de, bana hiç öyle gelmiyor. Canının istediği her zaman yalnızsın. Bütün gece, bütün hafta sonu senin. İstersen yatağın yanına otur akşam tekrar uykun gelene kadar öylece kal. Elinde bir bira bir de çerez, boşları toplamadan. Ortalığın düzenli olmasına kasmadan. Seni düşünen kimse olmasın. Sen de hiçbir şeyi, hiç kimseyi düşünme. Tatil olarak gördüğün bayramlarda kimseyi gezmek zorunda kalma. Ve yalnızlığı seçtiğin için kimse yadırgamasın seni. Ya da birileri yadırgayacak diye bir şeyler yapmaktan vazgeçme.
Aslında hep böyleydim ben. Küçükken alışmışım etrafımda kimsenin olmamasına. Ben oyuncaklarımla kendi kendime oynayabiliyordum gayet güzel. Kimseyle beraber olmak, yanıma arkadaş bulmak zorunda kalmıyordum. Ama sonra ne oldu? Arkadaşlar çıktı ortaya. İlk başlarda ne güzeldi her şey. Ben de sevdim insanları. Şimdi arkama baktığımda farkediyorum ki, hep iyi davranmışım insanlara ki hala seviyorlar beni. Hoş sırf iyi davrandığım için benden bıkan, terkeden de olmadı değil. Ama neden ki? Karşılıklı iyi davranma çok iyi değilmiş demek ki. Her iki taraf da kendi bildiğini okuyacak. Çatışma illaki olacak ama taviz çok az olmalı. Öbür türlü kalırsın ortada. Sonra tekrar arkadaşların çıkar ortaya. Seni avutmaya çalışırlar. Dertler paylaşınca azalırmış, geçermiş ya. Halbuki oraya her gelen çubuk soktukça daha fazla yere yayılıyor acısı. Önce sadece hüzünlü şarkılarda, sonra her gözün daldığında en son da insan ilişkilerine balta vurmaya başlıyor. Birinci sorana anlatıyorsun, ikincisine anlatıyorsun, üçüncü, dördüncü beşinci... Madem böyle olacaktı, toplayayım hepsini bir araya, alayım elime de bir megafon, bir kerede dinleteyim hepsine. Böylesi daha kolay olurdu sanki.
Son zamanlarda yaşadığım bir başka olay aslında yine eskiden beri bende gözümün önünde var olan ama farketmediğim bir yönümü bana işaret etti. Ben her şeyi istemekle birlikte aslında bu istediklerimin hiçbirini de istemiyorum. Bir planım varsa, bir şey yapmak istiyorsam onu yapana kadar, o ana kadar mutluyum. Gerçekleşme anında bütün hevesim kaçıyor. Diyorum ki aslında istemiyormuşum. Ama çok garip değil mi, bu işin olması için o kadar sıkıntıyı çeken, ezilen büzülen ben değil miydim? E n'oldu da şimdi istemiyorsun? Şimdi böyle yazınca maynun iştahı gibi geldi ama bir fark var arada, bir kaç kez yapıp hevesini alınca değil, yapabilecek kıvama gelince bıkıyorum o işten. Dünya keşke sadece hazırlıklardan oluşsa. İşin aslı olmasa hiç. Güzel olmaz mıydı?
Bu 2009 senesi için de planlar yaptım hemen. Ama planlar her zamanki gibi önceden gerçekleştiremediklerim sadece. Bir şeyleri bitirmek için koyduğum tarihler hemen geliyor. Söylememek gerek demek ki. Ama o zaman da plan yapmış olmuyorsun. O zaman gel vazgeç her şeyden, hiç plan yapma. Değil mi canım. Olursa olur. Olmazsa da üzülmezsin. İşte yeni slogan "Bütün beklentilerinden kurtul!".
Kendimi bir rahat hissettiğim yer de müzik. Gözlerimi kapatıp sonsuza kadar dinleyebilirim, elimden geldiğince de çalabilirim. Belki de müzisyen olmalıydım, o zaman da başka dertler bulurdum kendime kesin.
Meğerse hüzünlü şarkılar hakikaten de bir şeyleri anlatıyormuş. Yaşar'dan "Yaprağın kaderi düşmekmiş" çalıyor. Bizimki de öyle olmadı mı? Sonunda bitecek dedin, tam da o tarihi vermiştin. Kaderimizi sen çizmiş oldun işte. Bilmiyorsun ki vazgeçmek elimde değil. Ama bir yandan da yapamıyorum hiçbir şey. Tüm dünya haykırıyor, daha önümde upuzun seneler varmış, bir başkası da çıkarmış karşıma... Bense insan ömründe kalbine ancak bir sevginin sığabileceğine inanıyorum artık. Kalbimde, gözlerimde, ellerimde senin izin var. Sokaklar, kafeler, restoranlar senin gölgelerinle dolu. Dünyanın öbür ucuna da gitsem, hiç görmediğim yerlerde de yürüsem, yine hatırlatır bana seni ufacık bir kaldırım taşı ya da beyaz bir renk.
Karşıma biri çıktı diyelim, hakikaten de değer verdi bana. Ben ona bakarken seni gördüğümde ona haksızlık yapmış olmayacak mıyım? Sana aldığım gibi nasıl çiçek alacağım ona? Gördün mü bak, en iyisi yalnız olmak. Etrafında da az insan, onlar da yalnız olacak. Benim gibi.
Kuşlar var, ne kadar güzel kuşlar ama göç ediyorlar hepsi işte. Ah bir de şu mide yanması olmasa...
Aslında çevre açısından çok şanslıyım. Etrafımdaki insanlar hep çok iyi oldular. Hiç rahatsız edici ya da beni üzen kişiler olmadılar. Ama bende bir terslik var herhalde yine de yalnızlık çekiyor genelde canım...
Düşünüyorum da, hakikaten, tek olmak, yalnız yaşamak, çevreye yabancılaşabilmek çoğuna kötü gibi gözükse de, bana hiç öyle gelmiyor. Canının istediği her zaman yalnızsın. Bütün gece, bütün hafta sonu senin. İstersen yatağın yanına otur akşam tekrar uykun gelene kadar öylece kal. Elinde bir bira bir de çerez, boşları toplamadan. Ortalığın düzenli olmasına kasmadan. Seni düşünen kimse olmasın. Sen de hiçbir şeyi, hiç kimseyi düşünme. Tatil olarak gördüğün bayramlarda kimseyi gezmek zorunda kalma. Ve yalnızlığı seçtiğin için kimse yadırgamasın seni. Ya da birileri yadırgayacak diye bir şeyler yapmaktan vazgeçme.
Aslında hep böyleydim ben. Küçükken alışmışım etrafımda kimsenin olmamasına. Ben oyuncaklarımla kendi kendime oynayabiliyordum gayet güzel. Kimseyle beraber olmak, yanıma arkadaş bulmak zorunda kalmıyordum. Ama sonra ne oldu? Arkadaşlar çıktı ortaya. İlk başlarda ne güzeldi her şey. Ben de sevdim insanları. Şimdi arkama baktığımda farkediyorum ki, hep iyi davranmışım insanlara ki hala seviyorlar beni. Hoş sırf iyi davrandığım için benden bıkan, terkeden de olmadı değil. Ama neden ki? Karşılıklı iyi davranma çok iyi değilmiş demek ki. Her iki taraf da kendi bildiğini okuyacak. Çatışma illaki olacak ama taviz çok az olmalı. Öbür türlü kalırsın ortada. Sonra tekrar arkadaşların çıkar ortaya. Seni avutmaya çalışırlar. Dertler paylaşınca azalırmış, geçermiş ya. Halbuki oraya her gelen çubuk soktukça daha fazla yere yayılıyor acısı. Önce sadece hüzünlü şarkılarda, sonra her gözün daldığında en son da insan ilişkilerine balta vurmaya başlıyor. Birinci sorana anlatıyorsun, ikincisine anlatıyorsun, üçüncü, dördüncü beşinci... Madem böyle olacaktı, toplayayım hepsini bir araya, alayım elime de bir megafon, bir kerede dinleteyim hepsine. Böylesi daha kolay olurdu sanki.
Son zamanlarda yaşadığım bir başka olay aslında yine eskiden beri bende gözümün önünde var olan ama farketmediğim bir yönümü bana işaret etti. Ben her şeyi istemekle birlikte aslında bu istediklerimin hiçbirini de istemiyorum. Bir planım varsa, bir şey yapmak istiyorsam onu yapana kadar, o ana kadar mutluyum. Gerçekleşme anında bütün hevesim kaçıyor. Diyorum ki aslında istemiyormuşum. Ama çok garip değil mi, bu işin olması için o kadar sıkıntıyı çeken, ezilen büzülen ben değil miydim? E n'oldu da şimdi istemiyorsun? Şimdi böyle yazınca maynun iştahı gibi geldi ama bir fark var arada, bir kaç kez yapıp hevesini alınca değil, yapabilecek kıvama gelince bıkıyorum o işten. Dünya keşke sadece hazırlıklardan oluşsa. İşin aslı olmasa hiç. Güzel olmaz mıydı?
Bu 2009 senesi için de planlar yaptım hemen. Ama planlar her zamanki gibi önceden gerçekleştiremediklerim sadece. Bir şeyleri bitirmek için koyduğum tarihler hemen geliyor. Söylememek gerek demek ki. Ama o zaman da plan yapmış olmuyorsun. O zaman gel vazgeç her şeyden, hiç plan yapma. Değil mi canım. Olursa olur. Olmazsa da üzülmezsin. İşte yeni slogan "Bütün beklentilerinden kurtul!".
Kendimi bir rahat hissettiğim yer de müzik. Gözlerimi kapatıp sonsuza kadar dinleyebilirim, elimden geldiğince de çalabilirim. Belki de müzisyen olmalıydım, o zaman da başka dertler bulurdum kendime kesin.
Meğerse hüzünlü şarkılar hakikaten de bir şeyleri anlatıyormuş. Yaşar'dan "Yaprağın kaderi düşmekmiş" çalıyor. Bizimki de öyle olmadı mı? Sonunda bitecek dedin, tam da o tarihi vermiştin. Kaderimizi sen çizmiş oldun işte. Bilmiyorsun ki vazgeçmek elimde değil. Ama bir yandan da yapamıyorum hiçbir şey. Tüm dünya haykırıyor, daha önümde upuzun seneler varmış, bir başkası da çıkarmış karşıma... Bense insan ömründe kalbine ancak bir sevginin sığabileceğine inanıyorum artık. Kalbimde, gözlerimde, ellerimde senin izin var. Sokaklar, kafeler, restoranlar senin gölgelerinle dolu. Dünyanın öbür ucuna da gitsem, hiç görmediğim yerlerde de yürüsem, yine hatırlatır bana seni ufacık bir kaldırım taşı ya da beyaz bir renk.
Karşıma biri çıktı diyelim, hakikaten de değer verdi bana. Ben ona bakarken seni gördüğümde ona haksızlık yapmış olmayacak mıyım? Sana aldığım gibi nasıl çiçek alacağım ona? Gördün mü bak, en iyisi yalnız olmak. Etrafında da az insan, onlar da yalnız olacak. Benim gibi.
Kuşlar var, ne kadar güzel kuşlar ama göç ediyorlar hepsi işte. Ah bir de şu mide yanması olmasa...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
