9 Kasım 2009 Pazartesi

Eskiz Defterim - I

Le matin

Alarm çaldığında saat 7’yi 12 geçiyordu. Eski zamandan kalma bir telefonun sesini taklit eden alarmı yine her zamanki gibi ikinci kere çalmaya fırsat vermeden susturdu Kerem. Ya da öyle sandı. Aslında, sabahları kalkerken telefonun ne kadar uzun süredir çalıyor olduğunu tam kestiremiyordu. İnsan, kendisini uyandıran sesi duyar mı duymaz mı bilmiyordu. Birçok sabah uyandığında bunu düşünmüş ve de kendi başına cevap bulamayınca da şirkete varınca ilk iş bu konuyu araştıracağına dair plan yapmıştı ama hiç araştırmamıştı. Çünkü işe vardığında ve uykusu tam olarak açıldığında, sabahki bu düşüncelerini gereksiz buluyordu.
Az uyuduğundan mıdır, sabahları gözlerini ilk açtığında ya da açmaya çalıştığında böyle, sonradan kendisine gereksiz gelen düşünceler dolduruyordu kafasını ve eğer o düşüncelere çok kaptırırsa kendini tekrar uykuya dalıyordu ve tabi bu da servisi kaçırmasına sebep oluyordu. Neyse ki bu sabah daha fazla düşüncelere dalmadan yataktan kalkması gerektiğini anladı.
Çevresini daha net görebilecek kadar uyandığında bulutlu bir sonbahar sabahının, güneşliğin altından odasını aydınlattığını gördü. Kış, dolayısıyla da karanlık sabahlar daha gelmemişti. Ama bu kırık sonbahar güneşi onun içini aydınlatacak güce de sahip değildi. Bütün bir Pazar günü boyunca şirkette fazla mesai yapmış ve şimdi de yeni bir haftaya uyanıyordu. Ama daha bir önceki haftayı bitirememişti ki yenisine başlasın. Bu kaçıncı bitmeyen haftaydı, o da hatırlamıyordu.
Sürünerek yatağından çıkarken çenesinin ağrıdığını fark etti. Uzun süredir yoğun tempoda ve stresli bir şekilde çalıştığı için istemsiz olarak dişlerini sıkıyordu. Bir an için derin bir nefes alıp, güneşliği açarken rahatlamaya çalıştı ama pek başarılı olamadı. Zaten olamayacağını da biliyordu baştan. Eliyle çenesi ovalarken Cuma sabahından bu yana uzayan sakallarını fark etti. Saate baktı, saat 7’yi 21 geçiyordu. Tıraş olmak için bir an evvel banyonun yolunu tutmalıydı. Yoksa yine servise koşarak gitmek zorunda kalacaktı ve sabah sabah daha vücudundaki hiçbir kas açılmamışken bunu yapmaktan nefret ediyordu. Çünkü böyle durumlarda servise vardığında nefesi kesilmiş ve bacakları yanar bir halde servisteki koltuğa oturuyordu. Hayır, bu sabah o sabahlardan olmayacaktı.
Aynanın karşısına geçtiğinde dişlerini sıkmaktan ekşimiş yüzünü inceledi. Saçlarında artık varlıklarını çok da sallamadığı beyaz telleri gördü. Sonra yaşından büyük gösterdiğini söyleyenleri hatırladı. Olgun görünmek belki de iyidir diye avuttu kendini ve tıraş jeline uzandı. Köpüğü yüzüne yayarken bıyıklarını sona bıraktı. Bir süre bıyıklı halini inceledi. Acaba ileride bir gün bıyık bırakabilecek miydi? Şirket izin vermiyordu, belki de askere gitmek için işten ayrıldığında bırakırım diye düşündü. Ama o zaman zarfının da en fazla bir ay süreceğini kestirip bu hayalinden vazgeçmesi gerektiğini kendine hatırlattı ve köpükle bıyığını kapatıp ilk olarak oradan başladı tıraşa. Derken kol saatini banyoya getirmediğini fark etti ve odasından saati alıp görebileceği bir yere koydu. Bir alışkanlık edinmişti küçükken, hala bırakamıyordu. Hala saat gözünün önünde olursa, dakikaları izlerse zamanın daha yavaş akacağına ya da işlerini daha kısa sürede yetiştireceğine inanıyordu.
Sakal tıraşını bitirip, lenslerini taktığında saçlarını düzeltmek için geriye yalnızca iki dakikası kalmıştı. Hemen elini biraz ıslatıp arkada havaya dikilmiş bölümlerin üstüne bastırdı. Bir yandan saçlarını yatıştırmaya çalışırken bir yandan da aynadan gözüne giren ışığa karşı koymaya çalışıyordu. Aynanın tam karşısına ve biraz yukarıya, banyonun yan duvarına koyulan lambanın manasını bir türlü çözemiyordu. Her sabah, gözleri lense alışmaya çalışırken ve daha zar zor açılırken bu lambadan yayılan ışık huzmeleriyle kör oluyordu. Tabi iyice görememeye başlayınca saçlarındaki başka kalkık bölümleri kaçırıp sokağa dağılmış bir kafayla çıkıyordu.
Saat 7.46. Neyse ki koşmasına gerek kalmamıştı. Üstünü giyinip apartmandan çıktığında yeni tıraş olmuş yüzü, hafif esen rüzgârdan dolayı üşüyordu. Sonra ana caddeye doğru yürümeye başladı. Elli metre ilerideki büyük camekânlı elektrikçinin önünden geçerken yansımasını inceledi. Şıklığında bir sorun yoktu, takım elbise giymeyi seviyordu sonuçta. Ama tabi sonra saçlarını fark etti. Sabahları şu saçlarına biraz daha zaman ayırabilmeyi diledi. Her tarafı birbirine karışmıştı yine.
Servisin beklendiği yere geldiğinde kendini zorladı ve orada olanlara, çok da duyulabilir olmayan bir şekilde de olsa “Günaydın” diyebildi. Servisten sadece bir kızla muhabbeti vardı, o da bugün ortalarda yoktu. Diğerleriyle de pek hoşlaşmıyordu. Ya da öyle sanıyordu. Sonuçta hiçbiriyle servis dışında bir ortak paydası yoktu ve bu gidişle olacak gibi de değildi. Neyse ki o soğuk ortam daha fazla sürmeden servis geldi.
Servise bindiğinde küçük bir göz ucuyla bile, yer var mı diye arka taraflara doğru bakmadı. Bindiği servis, otobüsten küçük Ford Transit minibüslerden büyük bir araçtı ama ne hikmetse çok az boş yer kalıyordu. Kerem de kimseyle muhatap olmamak için, en önde, neredeyse ön cama bitişik tekli koltuğa oturuyordu. Neyse ki bacakları zor da olsa sığıyordu oraya. O pozisyondayken bir tek uyumak istese sorun olabilirdi ama sabahları uyumuyordu zaten. Sabahları onun kitap okuma vaktiydi. Uyumayı, nadir mesaiye kalmadığı zamanlarda akşam altı buçuk servisine bindiğinde iki kişilik bir yere kıvrılıp yapıyordu. Hem ayrıca sabah iyice uyandıktan sonra uyumaya alışık değildi. Sürekli bölünen bir uyku onun için gün boyu baş ağrısı demekti.
Servise biner binmez okumaya başlamıyordu. Bindikten sonra, servis son iki duraktan da kalanları alana kadar bekliyordu. Bu zaman zarfında arabanın sarsıntılarına alıştırıyordu kendini ve böylelikle kitap okurken midesi bulanmıyordu. Çobançeşme’deki trafik ışıklarında durduklarında ki kesin kırmızıya denk geliyorlardı o ışıkta, kitap okumaya başlıyordu ve o ondan itibaren kopuyordu tüm hayattan. Sanki başka bir âleme geçiyordu. Kitapta anlatılanları yaşıyor, oradaki karakterlerden biri oluyordu. Servis şirkete vardığında ise son yarım saat boyunca iş-güç, sinir-stres ve uykusuzluk dışında bir şeyler de hissedebildiğini anlayıp hafif de olsa yüzüne bir gülümseme yerleştirebiliyordu. Masasına doğru giderken de, şu kitaplar da olmasa, nasıl olurdu hayat diye düşünmeden edemiyordu...