5 Mayıs 2009 Salı

Bana kitap okuyan ses

İşe giderken servis kullanmanın o kadar çok faydası var ki. Kendi özel arabanla gitsen çok daha fazla yorulursun, çok daha rahatsız olursun. Sürekli aynaları ve diğer arabaları kontrol et, yoldaki kasislere dikkat, trafikte dur-kalk yap ve sabah sabah tüm bunların getirdiği stres doldursun beynini. Güne ne güzel bir başlangıç.
Toplu taşıma araçları desen, onların da iş vakitleri ne kadar dolu olduğunu hepimiz biliyoruz.
Tabi servis kullanmanın benim için ayrı bir yeri daha var. Sabah ve akşamları yolda geçirdiğim o yarım saat kırk beş dakika kitap okuyabiliyorum. Kafamı belki de bir tek günün o saatlerinde tam olarak boşaltabiliyorum. Kendimi yazarın yönetimine bırakıyorum ve o nereye isterse ben de onunla beraber oraya uçuyorum. Her iş günü bana böyle bir zevki yaşattığı için servisime şükrediyorum.
Yalnız geçenlerde kitap okurken bir şey farkettim. Satırları parmağımla takip eden ya da ses çıkarmadan da olsa dudaklarını kıpırdatan biri değilim. Tamamiyle içimden okurum. Ama bu aralar sanki kitabı ben okumuyormuşum da içim bana okuyormuş gibi geldi.
Aslında fikir şuradan çıktı. Şu sıralar elimde Amin Maalouf'un "Doğu'nun Limanları" isimli kitabı var ve bu kitabın çevirmeni Saadet Özen. Kendisiyle şirketin yaptığı bir kültür gezisinde tanışma fırsatı buldum. Benden önce onunla geziye gidenlerden övgü dolu sözler duyduktan sonra ben de, yaptığı rehberlik açısından kendisine hayran kalmıştım. Saadet Hanım bu konuda bir uzman ve o kadar güzel anlatıyor ki, sıkılmadan sabaha kadar dinleyebilirsiniz. Bu kitabın başında da, Amin Maalouf'unkinin yanında onun da kısa özgeçmişini vermişler. Ben bu özgeçmişi okuyup hemen ardından kitabın ilk satırlarına geçtiğimde, sanki kelimeleri onun sesinden duyar gibi oldum. Sanki bir gezideymişiz ve hikayeyi bana o anlatıyormuş gibi geldi. Böyle bir şey başıma hiç gelmediğinden garipsedim ilk başta ama çok daha hoşuma gitti.
Sonraları, doğal olarak, Saadet Hanım'ın etkisinden kurtulup tekrar normal okuma stilime dönüş yapmışım. Kitabın başlarında hissettiklerim aklıma geldiğindeyse hemen kendi kendime kulak kesilip, kitabı o an kimin sesinden dinlediğime odaklandım. Hayır, bu ben değildim. İşin garibi bu hiç kimse değildi, olamazdı da. Çünkü ortada bir ses yoktu. Ama sanki gerçekten birisi konuşuyor gibi hissediyordum.
İşte bu noktada düşündüm "biz kitap okurken aslında içimiz bize kitabı anlatıyor galiba" diye. Aslında durumu daha da ileriye götürdüğümüzde birçok iyi yazarın kitabını okurken sadece ses duymak değil aslında olayların geçtiği mekanları da izliyor olabiliriz. Hatta belki de beynimiz, karakterlerin hepsine farklı sesler atıyordur. Biz de onları o seslerle tanıyor, o seslerle simgeleştiriyoruz. Ama tüm bunlar benim zihnimde kilit altında durmakta. Onları iyice ayrıştırıp gerçek seslerle eşleştirmeye çalıştığımda sesler kayboluyor bir anda. Belki de kitap, bu yolla bizi kendi dünyasında kalmaya zorluyor ve okurken onu hakikaten yaşamamıza neden oluyor.
Serviste tek oturuyorum, gerçek olan kimseyle muhabbet etmiyorum ama yalnız değilim, çünkü kitabım yanımdaysa, bana onu okuyan ses de hep yanımda...

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Chuang Tzu diye Çinli bir düşünür varmış, bundan yıllar önce yaşamış. Ve bir gün rüyasında bir kelebek olduğunu görmüş, ardından da demiş ki ben bu güne kadar Chuang'dım ama şimdi rüyasında Chuang olduğunu gören bir kelebek olabilirim. Aslında biz bile içimizdeki o seslerle, karakterler ve hayallerle gerçek miyiz değil miyiz karar veremiyorum çoğu zaman. benimde okurken uzaklardan gelen bir hikaye anlatıcım oluyor kadife sesli ve de gözlerimi kapattığımda kendimi yanlarında bulduğun karakterlerim... sesler, cast, kostümler herşey herşey harika o dünyada ve bu trafik, stres, gürültü dolu dünyadan oraya kaçabilecek vakit bulmak da eşsiz birşey... :)